Bitim sayfa

Yazdır
PDF

İbadetleri, farklı mezheplere göre yapmak

İbadetleri, farklı mezheplere göre yapmak



Bir ibadeti yaparken, haraç, sıkıntı yok iken, iki mezhebi karıştırmak Telfîk olur.

 

Sual: Bir kimse, ibadetlerden bazısını bir mezhebe göre, başka işleri diğer bir mezhebe, daha başkalarını üçüncü bir mezhebe ve başka işleri de, dördüncü mezhebe uyarak yapsa, böylece dört mezhebe de uymuş olur mu?

Cevap: Böyle yapmak, dini oyuncak yapmak olur. Helal ve haram ortadan kalkar. Bu ise, memnudur, haramdır. Müslimdeki hadis-i şerifte;

(Münafık, iki koç arasında dolaşan koyun gibidir. Bir ona gider. Bir ötekine gider) buyuruldu. Buharideki hadis-i şerifte de;

(İnsanların kötüsü, ikiyüzlü olanlardır. Bazılarına bir yüz ile, başkalarına, başka yüz ile görünür) buyuruldu. Bunlar, Tevbe sûresinin 38. âyetinde bildirilen kimselerdir. Bu âyet-i kerimede mealen;

(Nesî, küfürde ziyade olmaktır. Kâfirler bununla aldatılır. Bir ayı helal sayarlar. Başka sene ise, bu ayı haram sayarlar) buyuruldu. Yani bir şeye, bir yıl helal derler. Başka zamanda haram derler. Hadîkada, Hüsn-üt-tenebbüh fit-teşebbüh kitabından alarak deniyor ki:

“Bir kimsenin nefsi, kolaylıkları yapmak istemezse, bunun azimetleri bırakıp, ruhsatla amel etmesi efdal olur. Fakat ruhsatla amel etmek, ruhsatları araştırmaya yol açmamalıdır. Çünkü nefse, şeytana uyarak, mezheplerin kolay yerlerini araştırıp toplamak, yani Telfîk etmek haramdır.

Bir ibadeti yaparken, haraç, sıkıntı yok iken, iki mezhebi karıştırmak Telfîk olur. Müleffikın ibadeti sahih olmaz, bâtıl olur.”

***

Sual: Bir kimse, namazda iken, abdestim var mı, elbiseme necaset bulaşmış mı diye şüphe ederse, nasıl hareket etmelidir?

Cevap: İftitah tekbirini söyledim mi, abdestim var mı, elbisem temiz mi, başımı mesh ettim mi diye şüphe eden bir kimse, ilk olarak şüphe etmiş ise, namazını bozup tekrar kılar. Abdest almaz, elbisesini yıkamaz. Eğer her zaman böyle şüphe ediyorsa, namazını bozmaz, tamamlar.

***

Sual: Evli bir kadın, çocuklarının dinini öğrenmesine mâni olursa, bu kadının kocası, çocukların babası, sorumluluktan kurtulur mu?

Cevap: Ananın, babanın, din bilgilerini öğretmek, Kur’ân-ı kerimi okutmak ve terbiye etmek için çocuklarını zorlaması lazımdır. Kadın çocuğunun okumasına, ahlakına ehemmiyet vermezse, kötü yetiştirirse, erkeğin; “Ben razı değilim, günahı senin olsun!” demesi, kendisini kurtarmaz. Kötülüğe mâni olması lazımdır.

Yazdır
PDF

Her duası kabul olurdu...

Her duası kabul olurdu…



Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretleri, Horasan evliyâlarından olup, Basra’da vefat etmiştir.

Evliyânın büyüklerindendir.

Kendi nefsiyle olan riyâzetleri meşhurdur.

O kadar ibâdet ederdi ki hayvanlar bile itaat ederlerdi ona.

Yanına “vahşî hayvanlar” gelir, sessiz ve sâkin olarak oturur, hiç zarar vermezlerdi.

Duâsı makbûldü.

Herkes bunu bilirdi.

Ve huzûruna gelip duâ isterlerdi kendisinden.

Hasta olan birine duâ etseydi ânında şifâya kavuşurdu.

Kendinin de bâzı hastalıkları vardı.

Ama o, bunları dert değil, bilâkis “büyük nîmet” bilir, hattâ şifâ için duâ bile etmezdi.

Bir gün yakınları;

“Efendim, hastalar sizin müstecap duânızla şifâya kavuşuyor. Sizin de iki mühim hastalığınız var, siz niçin kendinize duâ etmiyorsunuz acaba?” dediler.

Cevâben;

“Onlar, bu hastalıklarından kurtulmak istiyorlar ve netîcede kurtuluyorlar” buyurdu.

“Ya siz efendim?”

“Ben, hastalıklarımı dert değil, nîmet biliyorum. Çünkü Rabbim gönderiyor. İnsan, içinde bulunduğu nîmetten hiç kurtulmak ister mi?” buyurdu.

Ve devam edip;

“Ben bunlara sabredip şükrettikçe, Rabbim nice yüksek makamlara yükseltti beni” buyurdu.

Yazdır
PDF

“Seven, sevdiğine boyun eğer...”

“Seven, sevdiğine boyun eğer…”



“Resûlullah efendimizi bu derece sevip O’na tâbi olan kimsenin rûhu, onun mübârek rûhuna yakın olur.”

 

Esîrüddîn Hevârî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. 760 (m. 1369)’de Kâhire’de doğdu. 843 (m. 1439)’de, Şam’da vefât etti. Resûlullah efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) salevat-ı şerife okumanın fazileti hakkında buyurdu ki:

Resûlullah efendimize çok salât okumak, ona olan şiddetli sevgiye delâlet etmektedir. Bir kimse çok sevdiği kimseyi daha çok anar ve hatırlar. Çünkü kişi dâima sevdiği ile beraberdir. Sevdiğini asla hatırından çıkarmaz. Resûlullah efendimizi çok sevmek ise, O’na tâbi olmanın kuvvetli olduğuna delâlet eder. Nitekim; “Seven sevdiğine boyun eğer” buyurulmuştur. Resûlullah efendimizi bu derece sevip O’na tâbi olan kimsenin rûhu, onun mübârek rûhuna yakın olur. Bu sebeple o kimse ile Resûlullah efendimiz arasında bir irtibât ve yakınlık meydana gelir. Resûlullah efendimize salât ile kazanılan faydaların en üstünü, onun mübârek sûretlerinin, köklü bir şekilde kalbe yerleşmesidir. Bu da, ihlâsla, şartlarına ve edeplerine riâyet ederek, manasını düşünerek, salât-ü selâm okumaya devam etmekle olur. Böylece Resûlullah efendimizin sevgisi kalbe iyice yerleşir.

Resûlullah efendimizi sevmek, O’na uymayı gerektirir. O’na uymak ise, kavuşmayı gerektirir. Nitekim Nisa sûresi 69. âyet-i kerîmesinde meâlen;

“Allaha ve Peygambere itaat edenler, işte bunlar, Allahın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve iyi kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır” buyurulmuştur.

Kalben bağlanmanın sünnet-i seniyyede olduğunun delîllerinden birisi de, namazda birinci ve ikinci oturmalarda namaz kılanın Ettehıyyâtü’de “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi veberakâtühü” okumasıdır. Tahiyyât okurken “aleyke”de kâf’in hazır birisine hitap etmek için “eyyuhâ”nın da hazır bulunan birisine nidâ etmek (seslenmek) için olduğunu bilen bir kimse, bunu okurken Resûlullah efendimize hitap ettiğini, O’na nidâ ettiğini, O’na selâm verdiğini, O’nun için Allahü teâlâdan rahmet ve bereket dilediğini bilir. Böyle bir Resûlullah efendimizi zihninde ve hayâlinde tasavvur etmemesi mümkün değildir. Bu, akıllı ve dindar bir kimse için imkânsız gibidir. Resûlullah efendimizi bu şekilde hatırlayan ve tasavvur eden kimsenin kalp ufuklarında, onun nûru, feyiz ve marifetleri parıldar. Çünkü Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), kalplerin bağlanabileceği en büyük güneştir.

Yazdır
PDF

Kötü huylardan kurtulmak için...

Kötü huylardan kurtulmanın en tesirli ilâcı, onları teşhis etmek, kötü huylara sevk eden mikropları tanımak ve onları yok etmek için bütün gayreti ile çalışmaktır.

 

 

Mesut ve bahtiyar olabilmek için doğru ilim ve iman sahibi olmalıdır. Bu da sevgili Peygamberimizin aleyhisselam hayatını, ahlâkını öğrenip mümkün olduğu kadar ona uymakla olur. Bu elde edilirse o zaman insan iyi huylu olur ve iki cihan saâdetine kavuşur…

Bazıları “Can çıkar, huy çıkmaz.”, “Sütle gelen, kefenle çıkar.”, “İnsanın nasıl boyu, bosu, sesi değişmiyorsa, huyu da değişmez!” demişlerdir; ancak bu görüş doğru değildir. Dinimiz, insanlara yapamayacakları şeyleri emretmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Huylarınızı güzelleştiriniz!) Bu mümkün olmasaydı emrolunmazdı…

Hiç kimsenin huyu, yaratılışındaki gibi kalmaz. Sonradan değişir. Ahlâk değişmeseydi, Peygamberlerin getirdikleri dinler faydasız, lüzumsuz olurdu. Âlimlerin koymuş oldukları terbiye ve ceza usulleri boşuna olurdu.

Allahü teâlâ kullarına merhamet ederek, onları terbiye etmek, iyi ve kötü huyları öğretmek için Peygamberler gönderdi. Bunların en yücesi, yaratılmışların en şereflisi olan Muhammed aleyhisselâmı seçti. Onun dini ile, önce göndermiş olduğu bütün dinleri değiştirdi. Onun dini bütün dinlerin sonuncusu oldu. Böylece, iyiliklerin tamamı, terbiye usullerinin hepsi, onun parlak dininde yer almıştır.

İslâm dinine inanan ve bu dini yaşamaya çalışan kimsedeki kötü huyların üzerine perde örtülür… Her türlü kötülüğü mevcut olan bir kimse, hidâyete kavuşunca âdeta melekleşiyor. Gözünü kırpmadan adam öldürenler, karıncayı ezmemeye dikkat ediyorlar.

Güzel ahlâklı olan insan dünyanın en nasipli insanıdır. Kıyamette de büyük nimetlere kavuşur. O gün kişinin dünyada yaptıkları amelleri tartılır. Hayır kefesi ağır basarsa kurtulur. Günâh kefesi ağır olanların akıbeti felâkettir.

Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Kıyamet günü amellerin tartılacağı terazinin hayır kefesinde güzel ahlâk kadar ağırlığı olan başka amel yoktur.)

İnsanın önce kendisine faydası olmalıdır. Kendisine faydası olmayanın, başkalarına faydalı olması zordur. Daha sonra çocuklarına, komşularına, arkadaşlarına faydalı olmalıdır…

Herkese, kötü ahlâktan uzaklaşması, dinin emir ve yasaklarına uyması için nasihat etmelidir. Nasihatin tesirli olabilmesi için nasihat edenin önce onu kendinde uygulaması gerekir. Yoksa lafta kalır.

Kötü huylardan kurtulmanın en tesirli ilâcı, onları teşhis etmek, kötü huylara sevk eden mikropları tanımak ve onları yok etmek için bütün gayreti ile çalışmaktır…

İyi insanlarla beraber olmalıyız. Atalarımız ne demiş: “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim…”

Yazdır
PDF

“Sana bir özür borcum var...”

“Sana bir özür borcum var…”



“Vilayete gidince, yeni göreve başlayan Vali, bir zamanlar kavga ettiği o Müfettiş değil mi?”

 

Öğrencimizin 23 Nisan konuşmasıyla ilgili olarak okul müdürümüz de aslında beni onaylamıştı:

“Bana sorarsanız, en güzel bölümü orasıydı o konuşmanın” dedi ve ekledi: “Ama işte… Ara sıra ben de hâkim olamıyorum bu ‘beşkardeş’e dövüyorum çocukları” diye sağ elini gösterince:

“Ama yapmamanız gerekir Müdür Bey, dedim. Çünkü ben öğrencilerime, ‘Anayasamıza ve yasalarımıza göre, hiç kimseye eziyet ve işkence yapılamaz’ diyorum.”

“Haklısın Erkan Bey, benim de yapmamam gerekir de, sinirime hâkim olamıyorum bazen” demişti…

Neden anlattım bunları, biliyor musunuz?

Turan Eren’in, Üç Dilek adlı kitabında yazdığı bir anısı yüzünden:

Yazar, 1970’li yıllarda Elâzığ’da Kaymakamlığa hazırlık için “refakat stajı” yapmaktadır… Keban ilçesini teftiş eden bir müfettiş, meslektaşlarıyla birlikte yemek yerken “Bugün, tahrirat kâtibinin kafasına idare kurulu defterini öyle bir fırlattım ki, adamın ödü koptu” diye övünür.

Sözünü dudaktan, gözünü budaktan esirgemeyen stajyer Turan Eren, “Sayın ağabeyim, siz teftiş değil, darp yapmış, suç işlemişsiniz” demesin mi?

Müfettiş “Sen kim oluyorsun da bunu bana söylüyorsun?” deyince “Efendim ben, sizin yanınızda refakat stajı yapan bir maiyet memuruyum. Tutum ve davranışlarınızı kendime örnek almaya çalışıyorum. Bana böyle mi örnek olacaksınız? Hakaret etmeye ne hakkınız var? Suçu varsa, hakkında soruşturma açmalıydınız. Bence teftiş, yol gösterici olmalı.”

“Teftişin nasıl yapılacağını senden mi öğreneceğim?”

“Benden değil ama kanunlardan öğrendiğimize uygun olarak teftiş yapmak zorundasınız.”

Neyse, kavga fazla büyümeden araya girenlerce önlenir…

Aradan yıllar geçer. Bir zamanların Maiyet Memuru Turan Eren, tecrübeli bir kaymakamdır artık. Yolu, memleketi Malatya’ya düşer bir gün. Vilayete gidince, yeni göreve başlayan Vali, bir zamanlar kavga ettiği o Müfettiş değil mi?

Özel Kalem’e uğrayıp Vali’yi ziyaret etmek istediğini söyler. Haber verilince “Hemen gelsin” der Vali.

Kapıda karşılayıp “Gel Turan’cığım, gel. Sana bir özür borcum var. Onca yıl geçti ama aklımdan çıkmadı. Elâzığ’daki tartışmamızda yerden göğe kadar haklıydın. Daha söyler söylemez hak verdim sana. Ama insandaki şu gurur, kibir var ya, orada, “Haklısın kardeşim” diyemedim. Ama hep üzülüp durdum; diyemediğim için bunu. Oh, şimdi rahatladım” diyerek sarılıp kucaklar…

Hüseyin Erkan-Em. Edebiyat Öğretmeni