Bizim sayfa

Yazdır
PDF

Kibirli profesör

Kibirli profesör



“O gün, protez stajımdan geçmenin dışında benim için çok önemli iki hayat dersi aldım…”

 

 

Bundan 2 sene önce, diş hekimliği fakültesi son sınıf öğrencisiydim. Protez stajımın son günüydü. Sorumlu asistanların gözetiminde hastalarımızın tedavilerini yapıyorduk. Sorumlu hocamız son kontrolleri yapıyor, onay verirse protezi hastaya teslim ediyorduk. Fakat kalabalık olduğumuz için ünitleri 2 kişi kullanıyorduk ve o gün de üniti kullanma sırası arkadaşımdaydı.

Sorumlu asistanım ünitini kullanabileceğimi söyledi. Hastamı oturtup protezini kontrol ederken, yan ünitte hasta bakan hoca seslendi:

-Baksana bir!

-Buyurun hocam.

-Asistanın kim senin? Çabuk asistanını bul bana!

Hastamı bırakıp asistanımı bulup hocanın çağırdığını söyledim. Şaşırdı, telaşla geldi. Hoca ters ters;

“Öğrenci benim yan ünitimde hasta bakmasın. Rahatsız oluyorum. Söyle öğrenciye kaldırsın hastasını” dedi.

Çok şaşırdım ve anlam veremedim. Doğrudan bana söyleyebilecekken beni muhatap kabul etmemiş; hemen yanında olup, duyuyor olmama rağmen bunu asistanım aracılığıyla söylemişti. Daha ne kadar aşağılayabilirdi?

Hemen hastamı kaldırdım ama kullanabileceğim bir ünit yoktu. Hocam da gelmek üzereydi.

Bu olaya şahit olan bir asistan beni usulca yanına çağırıp hastamı ünitine oturtabileceğimi söyledi. Hastamı oraya oturttum. Derin bir nefes aldım ama o nefesi veremedim. Çünkü verirsem hüngür hüngür ağlayacağımı biliyordum.

Hastama hemen geliyorum diye işaret edip lavaboya koştum. Bir müddet ağladım; kendimi teselli etmeye çalışıp tekrar kliniğe döndüm. Hastam da rahatsız olmuştu:

“Kim o adam? Nasıl bana böyle davranabilir? Onun hastası hasta da ben neyim burada?” dedi.

Sözlerine katılmama rağmen, hastamı sakinleştirdim. Sonra hocam geldi. Protezi teslim ettik ve stajım bitti…

Hemen mescide koştum… Derken başka bir bölümden profesör hocam da mescide girdi. Beni o hâlde görmesini istemedim. Eteğimi alıp en kenara geçtim. Tam namaza duracakken yanıma geldi.

“Namazı yan yana kılalım” dedi. Şaşkınca suratına bakıp “peki hocam” diyebildim. Namazı kıldık, yan yana, aynı hizada, eşit…

Namazım bittikten sonra, hocam çıkınca ellerimi açtım ama sadece ağlayabildim.

O gün, protez stajımdan geçmenin dışında çok önemli 2 hayat dersi aldım. Biri, kibrin insanı ne hâle getirebildiği…  Diğeri ise Allahü teâlâ’nın huzurunda etiketlerimizin hiçbir önem taşımadığı.

Nukte Uysal-Antalya

Yazdır
PDF

İftitah tekbirini imamla almanın sevabı

İftitah tekbirini imamla almanın sevabı



İmam Fatiha suresini bitirmeden iftitah tekbirini alan, imamla birlikte almış olur.

 

Sual: Cemaatle namaz kılarken, iftitah tekbirini imamla beraber almanın sevabı, daha mı fazladır?

Cevap: İftitah tekbirini imamla beraber alanın, sonbaharda ağaçların yaprakları ne şekilde dökülürse o kişinin günahları da öylece dökülür. Bu konuda Miftâh-ul-Cennet kitabında şöyle bir hadise nakledilmektedir:

“Bir gün, Resûlullah efendim namaz kılarken, bir kimse sabah namazında, iftitah tekbirine yetişemedi. Bir köle azad etti. Sonra Resûlullah efendimize gelip;

-Ya Resûlallah! Bugün, iftitah tekbirine yetişemedim, bir köle azad ettim. Acaba iftitah tekbirinin sevabına kavuşabildim mi? diye arzetti. Resûlullah efendimiz, hazret-i Ebu Bekir’e;

-Sen ne dersin bu iftitah tekbiri hakkında? diye sordu. Hazret-i Ebu Bekir;

-Ya Resûlallah! Kırk deveye malik olsam, kırkının da yükü cevahir olsa, cümlesini fakirlere tasadduk etsem, yine imam ile beraber alınan iftitah tekbirinin sevabına kavuşamam dedi. Ondan sonra;

-Ya Ömer! Sen ne dersin bu iftitah tekbiri hakkında? buyurunca, hazret-i Ömer;

-Ya Resûlallah! Mekke ve Medine arası dolu devem olsa ve yükleri de cevahir olsa, cümlesini fakirlere dağıtsam, yine imam ile beraber alınan iftitah tekbirinin sevabına kavuşamam dedi. Ondan sonra;

-Ya Osman sen ne dersin bu iftitah tekbiri hakkında? buyurunca, hazret-i Osman;

-Ya Resûlallah! Gece iki rekat namaz kılsam, her birinde Kur’ân-ı kerimi hatim eylesem, yine imam ile beraber alınan iftitah tekbirinin sevabına kavuşamam dedi. Ondan sonra;

-Ya Ali! Sen ne dersin bu iftitah tekbiri hakkında? buyurunca hazret-i Ali;

-Ya Resûlallah! Doğu ile Batı arasındaki kâfirler, Müslümanları yok etmek için saldırsalar, Rabbim bana kuvvet verse, bunlarla cihad edip, cümlesini haklasam, yine imam ile alınan iftitah tekbirinin sevabına kavuşamam dedi. Sonra Resûlullah efendimiz;

(Ey ümmet ve Eshâbım! Yedi kat yerler ve yedi kat gökler kâğıt olsa, denizler mürekkep olsa, bütün ağaçlar kalem olsa, cümle melekler katip olsalar ve kıyamete kadar yazsalar, yine imam ile alınan iftitah tekbirinin sevabını yazamazlar) buyurdu.”

***

Sual: Cemaat, ne zamana kadar iftitah tekbirini alırsa, imamla birlikte almış olur?

Cevap: İmam Fatiha suresini bitirmeden iftitah tekbirini alan, imamla birlikte almış olur.

Yazdır
PDF

Kartal ve bohça

Kartal ve bohça



Mekke-i mükerreme’de dünyaya gelen Seyyidet Nefîse hazretleri, evliyâ hâtunlardandır.

O devirde fakir bir kadın vardı.

Dört kızı, hafta boyu iplik eğirir, bu da onları satar ve böylece geçinip giderlerdi.

Bir gün iplerini aldı.

Sonra çıktı evden.

İplik bohçasını başında taşıyordu ki bir “kartal” uzaklardan bu kadına doğru süzüldü ve başındaki “bohçayı” kapıp havalandı.

Kadının sermayesi gitmişti.

Bayılıp, düştü üzüntüden!

Kendine geldiğinde; “Ne oldu teyzecim?” diye sordular.

Kadıncağız anlatınca;

“Ey hâtun! Sen Seyyidet Nefîse hazretlerine git. O, bir duâ eder, işin hâllolur” dediler.

O da koştu bu hâtuna.

Nefîse hazretleri;

“Üzülme, evine git. Yakında rızkın gelir” buyurdu.

Kadın gitti eve.

Az sonra birileri geldi ve Seyyidet Nefîse hazretlerine;

“Efendim, biz bir gemiye binmiştik. Gemimiz su almaya başlayınca batma tehlikesiyle karşılaştık. Sizi vesîle edip duâ ettik. Çok şükür kurtulduk” dediler.

“Nasıl kurtuldunuz?”

Bir “kartal” yukarıdan indi. Ağzındaki bohçayı bırakıp havalandı. Baktık ki bohçanın içi iplik dolu. O iplerle bağlayıp işi hâllettik” dediler.

Ve beş yüz dirhem verip;

“Bu da hediyemiz, lütfen kabul buyurun” diye ricâ ettiler.

Nefîse hazretleri, o beş yüz dirhemi bu hâtuna verip;

“Rızık için bir daha kendini üzme” diye tembih etti…

Yazdır
PDF

İhtiyarlık günleri gelmeden gençliğin kıymetini bilmelidir

İhtiyarlık günleri gelmeden gençliğin kıymetini bilmelidir



Her istediğine kavuşabilecek güç ve kuvvete sahip olan  sevgili gençler! İhtiyarlık günleri gelmeden gençliğinizin kıymetini biliniz!

 

 

Genç kardeşlerimize altın öğütler -2-

Gençlik, insan ömrünün en kıymetli zamanıdır. İnsanın sıhhatli, kuvvetli zamanıdır. Bu zaman, her gün geçiyor, azalıyor, ihtiyarlık yaklaşıyor. En şerefli, en lüzumlu iş olan, marifetullahı kazanmayı/Allahü teâlâyı tanımayı, hayâl olan ömrün sonuna bırakanlara yazıklar olsun. En şerefli olan zamanları, en zararlı, en kötü şey olan nefsin arzularına kavuşmak için sarf etmemeliyiz. Peygamber efendimiz, (Yarın yaparım diyen helak oldu, ziyan etti) buyurdu. Ve yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ, ibadet eden genci, meleklerine gösterip, “Bakın bu genç, benim için şehvetini bırakıyor. O benim nazarımda kıymetli bir melek gibidir” buyurur.)

Gençlik çağı, nefsin kaynadığı, şehvetlerin oynadığı, insan ve cin şeytanlarının saldırdığı bir zamandır. Böyle bir çağda yapılan az bir amele, pek çok sevap verilir. İhtiyarlıkta dünya şevkleri azalıp güç, kuvvet gidip, arzulara kavuşmak imkânı ve ümitleri kalmadığı zamanda, pişmanlıktan, ah etmekten başka bir şey olmaz. Çok kimselere bu pişmanlık zamanı da, nasip olmaz. Bu pişmanlık da tevbe demektir ve yine büyük nimettir.

Gençlik çağı, kazanç zamanıdır. Mert olan, bu vaktin kıymetini bilip elden kaçırmaz. İhtiyarlık herkese nasip olmaz. Nasip olsa da rahat, elverişli vakit ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, halsizlik zamanında, yarar iş yapılamaz.
Gençlik zamanında insanı üç din düşmanı olan nefis, şeytan ve kötü insanlar aldatmaya uğraşmaktadır. Bunlar karşısında, az bir ibadet pek kıymetli olur. İhtiyarlıkta yapılan, bundan kat kat fazla ibadetlerin bu kadar kıymeti olmaz..

Gençlikte, şehvetin, asabiyetin kapladığı anlarda, dinin bir emrini yerine getirmek, ihtiyarlıkta yapılan aynı ibadetten çok kıymetli olur. Hele başka mâniler de araya katılırsa, bunları dinlemeyip, yapılan ibadetin sevabı o kadar çoktur ki, ancak Allahü teâlâ bilir. Çünkü, maniler karşısında, ibadet yapma güçlüğü, sıkıntısı, o ibadetlerin, şanını, şerefini göklere çıkarır. Mâni olmayarak, kolay yapılan ibadetler, aşağıda kalır. Bunun için insanların yüksekleri, meleklerin yükseklerinden daha üstün olmuştur. Çünkü insan, mâniler arasında ibadet eder. Melekler ise, mani olmadan emre itaat ediyor.

Gençlik arzuları, Allah’ın düşmanı olan nefsin ve şeytanın sevdiği şeylerdir. Dine uygun şeyler ise, Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir. Allah’ın düşmanlarını sevindirip, bütün nimetleri veren, hakiki sahibi gazaba getirmek, akıllı insanların yapacağı şey değildir. Allahü teâlâ, hepimizi nefse, şeytana ve din düşmanlarının sözlerine ve yazılarına aldanmaktan muhafaza buyursun. [Mektûbât-ı Rabbânî 1/65

Yazdır
PDF

İnsanlardan isteme de dağdan odun getir sat!

İnsanlardan isteme de dağdan odun getir sat!



“Sizden birinizin, bir ip alıp bir demet odun getirmesi ve onu satması, insanlardan istemesinden onun için daha hayırlıdır.”

 

Ebû Hayyân hazretleri Tefsîr, kırâat, hadîs, târih ve lügat âlimidir. 654 (m. 1256)’da Endülüs’te (İspanya) Gırnata’da (Granada) doğdu. 745 (m. 1344)’de Kâhire’de vefât etti. Rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler:

Sa’d bin Ebi Vakkas (radıyallahu anh) anlatıyor: “İki erkek kardeş vardı. Bunlardan biri öbür kardeşinden kırk gün kadar önce vefat etti. Resulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin yanında, bunlardan önce vefat edenin faziletleri zikredildi. Bunun üzerine Resulullah Efendimiz;

-Diğeri Müslüman değil miydi? diye sordu.

-Evet! Müslümandı ve fena da değildi! dediler. Aleyhisselatü vesselam Efendimiz:

-Öldükten sonra, namazının ona ne kazandırdığını biliyor musunuz? Namazın misali, sizden birinin kapısının önünde akan ve her gün içine beş kere girip yıkandığı suyu bol ve tatlı bir nehir gibidir. Bunun, (nehrin) onun üzerinde kir bıraktığını göremezsiniz. Öyleyse, siz ona namazının neler ulaştırdığını bilemezsiniz.”

Câbir bin Abdullah’tan O da Muâz bin Cebel’den (radıyallahü anhüma) rivâyet ettiği hadîs-i şerîfte Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: “Bir kimse inanarak (Lâ ilahe illallah) derse, muhakkak Cennete girer.”

Hazreti Osman (radıyallahü anh) şöyle anlattı: Peygamber Efendimiz ile beraber idim. Huzûrunda abdest alan birisi var idi. Bu sırada Peygamber Efendimiz güldüler. Bunun üzerine “Niçin güldünüz, yâ Resûlallah?” dedim. Peygamber efendimiz “Allahü teâlânın, abdest alan kuluna olan ikramına güldüm. Abdest alıp âzâlarını yıkayan her kul, ne zaman bir uzvunu yıkarsa, o uzuvdan su ile beraber günahlar dökülür” buyurdu.

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Kıyâmet gününde Allahü teâlânın katında, insanların en kötüsü olarak ikiyüzlü kimseyi görürsün.”

Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Mezarda olanlara selâm vereceğiniz zaman, esselâmü aleyküm deyiniz!” Bunun için; “Esselâmü aleyküm! Yâ ehle dâril-kavmil mü’minîn” denir. Böyle selâmın da, işiten ve anlayan kimseye söyleneceği belli bir şeydir. İşitmeselerdi, yokluğa ve taşa selâm vermek olurdu. Selef, yani, İslâmın büyük âlimleri, böyle selâm verileceğini, söz birliği ile bildirdiler.

Resûlullah Efendimiz buyurdular ki: “Sizden birinizin, bir ip alıp bir demet odun getirmesi ve onu satması, insanlardan istemesinden onun için daha hayırlıdır.”