Bizim sayfa

Yazdır
PDF

"Hocam çok hastadır!.."

“Hocam çok hastadır!..”



Bir gün İmâm-ı Şâfiî hazretleri hasta oldu. Bir talebeyi Seyyidet Nefîse hazretlerine gönderip;

“Seyyidet Nefîse’ye git, şifâ için duâ iste!” buyurdu.

Talebe “Peki” dedi.

Ve gidip çaldı kapıyı…

Kapı açılınca;

“Efendim, hocam çok hastadır, şifâ için sizden duâ istiyor” diye arz etti.

Nefîse hazretleri;

“Allahü teâlâ hocana hayırlı şifâlar versin!” diye duâ etti…

Talebe döndüğünde hocası iyileşmişti…

Aradan bir müddet geçti. Büyük İmâm tekrar hastalandı. Yine bir talebesine;

“Seyyidet Nefîse’ye git, şifâ için duâ iste!” buyurdu.

Talebe “Başüstüne” dedi.

Ve gidip çaldı kapıyı…

Kapı açılınca;

“Efendim, hocam, şifâ için sizden duâ istiyor” diye arz etti.

Mübârek hanım da;

“Allahü teâlâ hocana rahmet eylesin!” dedi.

Talebe geri dönünce Hazret-i İmâm sordu:

“Duâ istedin mi evlâdım?”

“Evet efendim.”

“Ne dedi?”

“Allah hocana rahmet eylesin” dedi efendim.

İmâm hazretleri;

“Vefat edeceğimi haber vermiş” diye mırıldandı.

Ardından;

“Ölürsem, cenâzemde Seyyidet Nefîse de bulunsun” dedi.

Sonra da vefat etti…

Talebeleri, Seyyidet Nefîse hazretlerine vefat haberini verip, vasiyetini bildirdiler. Mübârek hanım, en geri tarafta durup vasiyeti yerine getirdi…

Yazdır
PDF

Resûlullaha uymak kesinlikle emrediliyor

Kur’ân-ı kerîmde, baştan sona kadar Muhammed aleyhisselâma îmân edip uyma emrediliyor, uymayanın Müslümân olamayacağı, kâfir olacağı ifâde buyuruluyor.

 

 

Dünyâ târihinin en önemli dönüm noktalarından, en mühim kilometre taşlarından biri, şüphesiz ki “İki Cihân Güneşi Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)”ın dünyâyı teşrîfleridir.

Peygamberlik vazîfelerini görmekte, Peygamberlik üstünlüklerini taşımakta, bütün Peygamberler müsâvîdir, eşittirler. Fakat Peygamberlerin, birbirleri üzerinde, şerefleri, üstünlükleri vardır. Meselâ, ümmetlerinin çok olması, gönderildikleri memleketlerin büyük olması, ilim ve ma’rifetlerinin çok yerlere yayılması, mucizelerinin daha çok ve devâmlı olması ve kendileri için ayrı kıymetler ve ihsânlar bulunması gibi üstünlükler bakımından, âhir zaman Peygamberi Muhammed aleyhisselâm, bütün Peygamberlerden daha üstündür. Ülü’l-azm olan Peygamberler, böyle olmayanlardan ve Resûller de, Nebîlerden daha üstündürler.

Resûlullaha uymakla ilgili hadîs-i şerîflerden birkaçı şöyledir:

“Cennete sadece Müslümân olan girer.” [Buhârî, Müslim]

“Allah’ın Rab, benim de Peygamber olduğuma kesin olarak inanana, Cehennem harâm olur.” [Hâkim]

“Beni duyup da îmân etmeyen Yahûdî ve Hıristiyan [ve diğer kâfirler] elbette Cehenneme gireceklerdir.” [Hâkim]

Kur’ân-ı kerîmde, baştan sona kadar Muhammed aleyhisselâma îmân edip uyma emrediliyor, uymayanın Müslümân olamayacağı, kâfir olacağı ifâde buyuruluyor.

İşte bazı âyet-i kerîme meâlleri şöyle:

“De ki, “Allaha ve Peygambere itâat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Allah elbette kâfirleri sevmez.” [Al-i İmrân, 32]

“Allah ve Resûlüne itâat eden Cennete, isyân eden Cehenneme gider.” [Nisâ, 13-14]

“Biz, her Peygamberi, kendisine itâat edilsin diye gönderdik.” [Nisâ, 64]

“Resûle itâat eden, Allaha itâat etmiş olur.” [Nisâ, 80]

“Allah ile Resûllerinin arasında farklı bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.” [Nisâ, 150-151]

“Allaha ve Resûlüne itâat edin!” [Enfâl, 20]

“Aralarında hüküm verilmek üzere Allaha ve Peygambere çağırıldıkları vakit: Müminler, “İşittik, itâat ettik” derler, işte kurtuluşa erenler bunlardır.” [Nûr, 51]

“Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercîh, seçme hakkı kalmaz.” [Ahzâb, 36]

“Allaha ve Resûlüne karşı gelen, apaçık bir sapıklıktadır.” [Ahzâb, 36]

“Allaha ve Resûlüne inanmayan [kâfir olur]; kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.” [Feth, 13]

“O [Resûlüm], vahiyden başkasını söylemez.” [Necm, 3-4]

“Resûlümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!” [Haşr, 7]

Yazdır
PDF

"Yaratıcı kadîmdir ve hiçbir şeye benzemez"

“Yaratıcı kadîmdir ve hiçbir şeye benzemez”



Allahü teâlânın; hayat, ilim, kudret, irâde, sem’, basar, kelâm ve tekvin sıfatları ezelidir ve ebedîdir.

 

Rükneddîn İsferâînî hazretleri Şafiî mezhebi fıkıh âlimlerindendir. İran’da İsferâîn kasabasında dünyaya geldi. 418 (m. 1027)’de vefât etti. İtikâd Risâlesi’nde buyuruyor ki:

Biliniz ve itikâd ediniz ki; âlem, Allahü teâlâdan başka olan mâsivâdır (her şeydir). Yine itikâd ediniz ki, âlemi bir yaratan vardır. Bu yaratıcı kadîmdir. Mahlûkattan hiçbir şeye benzemez. Zihinlerde, vehimlerde kabul edilebilecek bir sıfat olarak tasavvur edilemez. Onun için başlangıç ve nihâyet muhaldir (imkânsızdır). O, cevher, cisim, a’râz değildir. O, ağyardan müstağnidir. Bazı âlimler, Allahü teâlânın ağyardan müstağnidir ifâdesini; keyfiyetten, kemiyetten, nerede ve niçin suâllerine muhatap olmaktan uzak olduğuna inanmak lâzımdır, diye açıklamışlardır. Yine inanmalıdır ki, Allahü teâlâ ‘hay’dır (diridir ölmez), âlimdir, kadirdir, mürîddir (dileyici), semî’dir (işitici), basirdir (görücü), mütekellimdir (konuşucu). O’nun hayat, ilim, kudret, irâde, sem’, basar, kelâm ve tekvin sıfatları ezelidir ve ebedîdir. Allahü teâlâ bu sıfatlar ile muttasıfdır. Bu sıfatlardan hiçbiri mahlûkların sıfatlarına benzemez. Sıfatları O’nun aynıdır veya gayrısıdır denilemez. Yine sıfatları O’ndan ayrılır veya beraber bulunur veya O’na muhâliftir veya O’na muvafıktır demek muhaldir. Bu sıfatlar O’nunla kaimdir.

O’nun kudreti, bütün makdurâtı (kudret verilmiş olanları), ilmi de bütün malûmatı içine alır. Yine itikâd etmelidir ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. O’ndan başka bir yaratıcı yoktur. O birdir, vehimde kısımlara, akıllarda cüzlere ayrılmaz. Bu ehad-üs-samedin tefsîridir. Yine itikâd etmelidir ki, muhdes (sonradan yaratılanlara) olanlara caiz olan şeyler veya Allahü teâlâyı muhdes zannettirecek şeylerin O’na isnadının caiz olmadığına inanmak lâzımdır. Bunun manası Allahü teâlâya, hareket, sükûn, bir araya gelme, ayrılma, bir hizada durma, karşı karşıya durma gibi fiiller isnâd edilemez. Kısaca, Allahü teâlâyı hadîs (sonradan olma) zannettirecek hiçbir şey O’na nisbet edilemez. Adem (yokluk), O’na sahih değildir.

Yine itikâd etmelidir ki, Allahü teâlâ zâtı ile kâimdir. Mekândan, O’na hulul edecek cisimden ve zamandan münezzehtir. O’nun için cihetler (ön, arka, sağ, sol, üst, alt) yoktur. Allahü teâlâ bu cihetlerden münezzeh olarak Cennette görülecektir. Yine Allahü teâlâya zevce, çocuk, ortak, benzerler isnâd etmek muhaldir.

Yazdır
PDF

Ayakta duramayanın namazı

Ayakta duramayanın namazı



Namazın beş rüknünden birincisi kıyamdır. Kıyam, namazda ayakta durmak demektir.

 

Sual: Hastalık veya başka bir sebepten dolayı ayakta duramayan bir kimse, namazlarını nasıl kılar?

Cevap: Namazın beş rüknünden birincisi kıyamdır. Kıyam, namazda ayakta durmak demektir. Ayakta duramayan hasta, namazını oturarak kılar, oturamayan hasta, sırtüstü yatıp başı ile kılar. Yüzü, semaya değil, kıbleye karşı olması için, başı altına yastık konur. Ayakları kıbleye karşı, dizlerini dikerek yatar. İbni Âbidînde deniyor ki:

“Sağlam bir kimsenin gemide, trende, hareket hâlinde, farzları oturarak kılması, İmâm-ı a’zama göre caizdir. İmâmeyn ise, özürsüz caiz görmedi. Fetva da böyledir. Ayakta iken, iki ayak birbirinden dört parmak eni kadar açık olmalıdır. Ayakta duramayan hasta, ayakta başı dönen, başı, dişi, gözü veya başka yeri çok ağrıyan, idrar, yel kaçıran, yarası akan, ayakta düşman korkusu, malın çalınmak tehlikesi olan, ayakta kılınca orucu veya okuması bozulacak veya avret yeri açılacak olan kimseler, oturarak kılar. Ayakta kılınca hastalığının artacağını, iyi olmasının gecikeceğini kendi tecrübesi ile veya mütehassıs Müslüman bir tabibin bildirmesi ile anlayan hasta da, yere oturarak kılar. Haber veren doktorun fasık olmaması, açıkça haram işlememesi lazımdır. Bunlar, kolayına geldiği gibi kollarını istediği yere koyarak, bağdaş kurarak veya dizlerini dikip kollarını kavuşturarak yahut başka türlü yere oturur. Böyle oturamayan, birisinin yardımı ile oturur. Rüku için, biraz eğilir. Secde için, başını yere kor. Başını yere koyamayan hasta, yüksekliği 25 santimetreden az olan sert bir şey üzerine koyar. Böyle secdesi sahih olur. Daha yüksek ise veya yumuşak ise, îmâ olur. Böyle sert şey üzerine de koyamazsa, ayakta durabilse bile, oturarak yerde îmâ ile kılar. Yani yere oturarak kılıp, rüku için biraz, secde için ise, daha çok eğilir. Secde için eğilmesi, rüku için eğilmesinden daha çok olmazsa, namazı sahih olmaz. Kendisi veya başkası bir şey kaldırıp, bunun üstüne secde ederse, namazı sahih olur ise de, tahrimen mekruh olur.”

***

Sual: Oturarak namaz kılan kimse, rüku ve secdelerde ellerini nereye ve nasıl koyar?

Cevap: Oturarak namaz kılan, rükuda ve ka’dede ellerini baldırları üzerine koyar. Secdede ise ellerini dizlerinin üzerinden alt kısma doğru uzatır.

Yazdır
PDF

Kendimden utandım o an…

Kendimden utandım o an…



“Yahu bu Ahmet Abi, baba bir ana ayrı kardeşler olarak birbirlerine bu kadar düşkünler…”

 

Bize kartvizitini verdi. Bir sorun olursa yine elinden gelen yardımı yapacağını söyledi… Oradan ayrıldık. Ver elini Üsküdar Fıstıkağacı…

Şimdi gideceğimiz yeri çok iyi biliyorduk. Hiç sağa sola yalpalamadan doğruca muhtarlığa… Gidip durumu anlattık ve adrese kayıtlı deniz astsubayı olup olmadığını sorduk. Ahmet Abi, “benim eniştem olur” dedi… O yıllarda terör merör yoktu ki… İnsanlar birbirine ne böyle art niyetli adres sorardı ne de kimse kimseden şüphelenirdi… Muhtar da bize Ahmet Abinin ablasının oturduğu evin adresini verdi.

Adresi alır almaz bir heyecan bastı bizi. Doğruca varıp kapının zilini çaldık… Kapı açıldı… Ellili yaşlarda bir kadın açtı kapıyı. Ahmet Abi kendisini tanıtıp dedi ki:

-Biz aslında ablam olan Şenay Hanımefendiyi arıyoruz. Ben onun Ankara’dan kardeşiyim. Astsubay ile evlendiği için astsubay adına adresi aradık ama aslında ben ablamı arıyorum.

Kadıncağız bir tuhaf oldu… Bizlere baktı:

-Benim adım Şenay ama benim öyle bir kardeşim yok, dedi…

Buz gibi olduk… Ne yani biz şimdi bunca yolu bir hayal için mi gelmiştik? Ahmet Abi bize yalan mı söylüyordu?

Ahmet Abi hiç telaşlanmadı… Cebinden nüfus kâğıdını çıkarttı. Ablasına verdi ve “çocukken Çengelköy’de sizinle bir hafta evinizde kalmıştık” dedi.

Kadın bir anda şaşırdı… Hatırlamıştı… Yüzü kıpkırmızı oldu…

“Kardeşiiim” diyerek birden Ahmet Abinin boynuna bir sarıldı ki o anı anlatamam…

Ahmet Abi durur mu o da başladı ağlamaya… Oracıkta bizler bir kenarda kalmıştık…

Ama öyle sevinmiş öyle duygulanmıştık ki biz de hıçkırmamak için kendimizi zor tuttuk.

Birkaç saniye sonra bizden izin isteyip içeri girdiler… Bize düşen abla kardeşi dışarıda beklemekti… Öyle yaptık… Ama dünyanın en mutlu insanıydık…

Ahmet Abi yanımıza geldiğinde gözleri kıpkırmızıydı… Ablası onu kapıya kadar savuşturuyordu… Bizlere nasıl teşekkür ediyorlardı…

Kolay değildi elbet… Yirmi yıllık hasreti bir iki saate sığdırmak… Bir daha hiç ayrılmayacak şekilde birbirlerine bilgilerini vermişlerdi…

Ankara’ya dönerken kendi kendimi sorguladım: Yahu bu Ahmet Abi baba bir ana ayrı kardeşler olarak birbirlerine bu kadar düşkünler… Biz ana bir baba bir kardeşlerimizi ne arayıp ne soruyoruz, biz adam mıyız be?

Rumuz: “S. Turhan”-İstanbul