Bizim sayfa

Yazdır
PDF

"Dağ başında yalnız durmasın!"

“Dağ başında yalnız durmasın!”



Bağdat’ta yaşayan evliyâdan Sırrî-yi Sekatî hazretlerinin kabr-i şerîfi, Bağdat’tadır.

Bir gün Lübnan’dan biri gelip Sırrî-yi Sekatî hazretlerine;

“Efendim, falan kimseden size selâm getirdim” dedi.

Büyük velî de;

“Aleyküm selâm!” dedi ve sordu ki:

“Tekrar dönecek misin Lübnan’a?”

“Döneceğim efendim.”

“Öyleyse selâm söyle ve benim tarafımdan ona, ‘Dağ başında yalnız durmasın, eve dönsün. İnsanlardan uzaklaşıp tenhâ yerde tek başına yaşamak uygun değildir. Hakk âşığı dediğin, bir kenara çekilmez. Bütün gayretiyle kullara hizmet eder. Zîra Allah’ın kullarına hizmet de ibâdettir’ diye söyle” buyurdu.

● ● ●

Sırrî-yi Sekatî hazretleri, ölüm hastalığında en son nefeslerini alıp veriyordu.

Cüneyd-i Bağdâdî, talebesiydi ve yanındaydı. Hocasının vefat edeceğini anlayıp ağlamaya başladı.

Sonra kendini toparlayıp;

“Ey üstadım! Nasîhatinize muhtâcım” diye arz etti.

Sırrî-yi Sekatî, gözünü açtı ve;

“Kötülerle oturup sohbet etme, iyilerle bulunmaya gayret et. Güçlü insan şudur ki; nefsine hâkim olup onun hiçbir arzusunu yapmaz” buyurdu.

Ve devamla;

“Allah’tan korkanın gözüne uyku girmez. Dâima ölümü ve âhireti düşünür. Yemekten ve içmekten kesilip, bu hayatta ‘yürüyen ölü’ gibi bulunur!” buyurdu.

Yazdır
PDF

Resûlullah Efendimiz, neseben üstündür

Resûlullah Efendimiz, neseben üstündür



“Her asırda, her zamanda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyaya getirildim.”

 

 

Sual: Peygamber Efendimiz, nesep, soy itibarıyla da, diğer insanlardan üstün olarak mı yaratılmıştı?

Cevap: Peygamber Efendimizin ve bütün peygamberlerin babalarının ve analarının hiçbiri kâfir, aşağı kimseler değildi. Bununla ilgili Buhârîdeki bir hadîs-i şerifte, Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

(Her asırda, her zamanda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden dünyaya getirildim.) Müslimdeki hadîs-i şerifte;

(Allahü teâlâ, İsmail aleyhisselam evladından, Kinâne ismindeki kimseyi ve onun sülalesinden, Kureyş ismindeki zatı beğendi, seçti. Kureyş evladından da, Hâşimoğullarını sevdi. Onlardan da, beni süzüp seçti) buyuruldu.

İmâm-ı Tirmizînin bildirdiği hadîs-i şerifte;

(Allahü teâlâ, insanları yarattı. Beni insanların en iyi kısmından vücuda getirdi. Sonra, bu kısımlarından en iyisini Arabistan’da yetiştirdi. Beni bunlardan vücuda getirdi. Sonra evlerden, ailelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim ruhum ve cesedim, mahlukların en iyisidir. Benim silsilem, ecdadım en iyi insanlardır) buyurulmuştur.

Abdullah bin Abbâs hazretlerinin bildirdiği hadîs-i şerifte;

(Benim dedelerimin hiçbiri zina yapmadı. Allahü teâlâ, beni, iyi babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum) buyuruldu.

Âdem aleyhisselam, vefat edeceği zaman, oğlu Şit aleyhisselama dedi ki:

“Yavrum! Bu alnında parlayan nur, Son Peygamber olan Muhammed aleyhisselamın nurudur. Bu nuru, mümin, temiz ve afif hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyet et!”

Muhammed aleyhisselama gelinceye kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasiyet etti. Hepsi, bu vasiyeti yerine getirip, en asil kız ile evlendi. Nur, temiz alınlardan, temiz kadınlardan geçerek, sahibine yetişti. Kısas-ı enbiyâda diyor ki:

“Resûlullah Efendimizin dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yahut bir kabile iki kola ayrılsa, Peygamber efendimizin soyu, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda, onun dedesi olan zat, yüzündeki nurdan belli olurdu. İsmail aleyhisselamın alnında da bu nur vardı. Bu nur, Âdem aleyhisselamdan beri, evlattan evlada geçerek, asıl sahibi olan Resûlullah Efendimize gelmiştir.”

Yazdır
PDF

"Maymun sıfatlı insan sûretli kimseler"

“Maymun sıfatlı insan sûretli kimseler”



“Bir zaman gelecek, maymun sıfatlı, insan sûretli kimseler, sizlere, dinsizliği, din diye söyleyeceklerdir…”

 

Haccâr İbni Şıhne hazretleri hadîs âlimidir. 627’de (m. 1229) doğdu. 730 (m. 1329)’da Şam’da vefât etti. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:

“Namâzı özürsüz kılmayan kimseye, Allahü teâlâ on beş sıkıntı verir. Bunlardan altısı dünyâda, üçü ölüm zamanında, üçü kabirde, üçü kabirden kalkarkendir. Dünyâda olan altı azap:

Namaz kılmayanın ömründe bereket olmaz. Allahü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kendinde kalmaz. Hiçbir iyiliğine sevap verilmez. Duâları kabul olmaz. Onu kimse sevmez. Müslümanların iyi duâlarının buna faydası olmaz.

Ölürken çekeceği azaplar:  Zelîl, kötü, çirkin can verir. Aç olarak ölür. Çok su içse de susuzluk acısı ile ölür.

Kabirde çekeceği acılar: Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer, kabri ateşle doldurulur. Gece, gündüz onu yakar. Allâhü teâlâ kabrine çok büyük bir yılan gönderir. Dünya yılanlarına benzemez. Her gün, her namaz vaktinde onu sokar. Bir an bırakmaz.

Kıyâmette çekeceği azâplar: Cehenneme sürükleyen azap melekleri yanından ayrılmaz. Allâhü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar. Hesâbı çok çetin olup, Cehenneme atılır.”

“Sabah namâzı sonunda on kerre, (Lâ ilâhe illallâh vahdehû lâ-şerîke-leh lehül mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şey’in kadîr) okuyana çok sevap verilir.”

“Bir zaman gelecek, maymun sıfatlı, insan suretli kimseler, minbere çıkıp, sizlere, din aleyhindeki sözleri, dinsizliği, din diye söyleyeceklerdir.”

“Resûlullah (sallallâhü aleyhi ve sellem) bir hastayı ziyâret etti. Bunun, eli ile yastık kaldırıp, üzerine secde etdiğini görünce, yastığı aldı. Hasta, odun kaldırarak, bunun üzerine secde etti. Odunu da aldı ve (Gücün yeterse, yere secde et! Yere eğilemezsen, yüzüne bir şey kaldırıp, bunun üzerine secde etme! İmâ ederek kıl ve secdede, rükûdan daha çok eğil) buyurdu.”

“Yasak edilmiş şeyin zerresini yapmamak, bütün insanların ve cinnin ibâdetlerinden daha çok sevaptır.”

“Bir insanın mâlâyanî (boş işler) ile vakit geçirmesi, Allahü teâlânın, onu sevmediğinin alametidir.”

“Resûlullah, (En büyük hırsız, kendi namâzından çalan kimsedir) buyurdu. Yâ Resûlallah! Bir kimse kendi namâzından nasıl çalar? diye sordular. (Namâzın rükûunu ve secdelerini tam yapmamakla) buyurdu.”

Yazdır
PDF

Bilse bilse muhtar bilir...

Bilse bilse muhtar bilir…



“İyi dediniz… Taksi durağına gidin. Şu biraz aşağıda… Orada eskilerden Ahmet Bey vardı…”

 

 

Ahmet Abi, babası öldüğünde, İstanbul’da da evli olduğunu iki kardeşleri daha olduğunu tapuda öğrenince Ankara’dan İstanbul’a Çengelköy’e geliyorlar.

“Çengelköy o zamanlar şimdiki gibi kalabalık değildi; sora sora babamın eski evinin adresini bulduk. Ne yalan söyleyeyim, üvey annem yani annemin kuması -aslında annem onun kuması oluyor- bizi çok sıcak karşıladı. Ben o zamanlar 13-14 yaşında ya vardım ya yoktum… Gerçekten de evde üvey annemle birlikte bir de ablam vardı…

-Diğer ablan?

-O evlenmiş, ayrılmış baba evinden… Biz küçük ablamla tanıştık, kaynaştık… Çocukluk işte hiçbir sorun olmadan abla kardeş bir hafta kaldık üvey annemlerde…

Annemler işlemleri halletmiş olacak ki, bir hafta sonra geri Ankara’ya döndük… Bir daha da gitmek nasip olmadı… Ne var ki can kan çekiyor… Yıllar geçtikçe, biraz da yaşlandık galiba ablam benim burnuma tütmeye başladı… Ne zamandır bir fırsat kolluyordum… Şimdi sizin İstanbul’a bu şekilde gittiğinizi öğrenince ben de gidip ablamı bir göreyim, boynuna sarılayım, ellerinden bir öpeyim, dedim. Bulabilirsem ne âlâ bulamazsam ne yapalım…

Bunu söylerken Ahmet Abinin sesi titriyordu. Göz ucuyla baktım gözlerinden damlalar süzülüyordu… Duygulanmamak elde değil… Dedim ki ciddi ciddi:

-Ahmet Abi iyi güzel de senin iş samanlıkta iğne aramak gibi bir şey…

-Artık kolaysa bulun, değilse de sizi zorlayamam…

-Hele dur bakalım, şu resmî işimizi bitirelim. Sonra bir ara kendi imkânımızla Çengelköy’e gider geliriz…

İşlerimizi zamanında ve kusursuz olarak tamamladıktan sonra sıra gelmişti Ahmet Abinin yıllardır görüşmediği ablasını bulmaya… Bir taksi tutup vardık Çengelköy’e… Birkaç yere sorduk. Herkes bize muhtarlığı gösterince fazla üstelemeden muhtara gittik. Muhtar çok ilgi gösterdi sağ olsun. Ama bizim söylediğimiz isimleri de adresi de bilmiyordu. Derken hatırıma geldi. Bizi muhtara getiren yaşlı taksiciye sorsaydık. Biz böyle söyleyince muhtar da dedi ki:

-Bakın iyi dediniz. Taksi durağına gidin. Şu biraz aşağıda… Orada eskilerden Ahmet Bey vardı… Onu sorun… Bilse bilse o bilir. Şimdi emlakçılık yapıyor olmalı…

Olacak ya onun da ismi Ahmet imiş. Gittik taksi durağına ve onun adresini öğrendik. Varıp kapısına zile bastık. Kapıya çıkan adamı ben bir yerden hatırlıyordum. Ama ses çıkartmadım.

-Ahmet Beyi arıyoruz, dedik. DEVAMI YARIN

Yazdır
PDF

İman, Kelime-i tevhidin iki kısmına da inanmaktır

Allah’tan başkasına her ne maksatla olursa olsun yarattı, yaratıcı dememelidir. Yaratmak, yoktan var etmektir. Yoktan var etmek Allahü teâlâya mahsustur.

 

Ehl-i sünnet itikadında olmanın şartları -1-

Ehl-i sünnet itikadına göre inanmış olmak, itikat konusunda yanlışa düşmemek, bir kimsenin doğru itikat ve iman üzere olduğunu anlayabilmek için, Ehl-i sünnet itikadında olmanın şartlarını, özelliklerini ve ölçülerini iyi bilmek gerekir. Bazı kimseler Ehl-i sünnetim diyor; fakat bir de bakıyorsunuz, bidat ehli, itikadı bozuk birinin sözlerini ve yazılarını övüyor. Yahut dinî konularda kendi aklına göre yorumlar yaparak Ehl-i sünnet itikadına uymayan şeyler söylüyor. Bazen de itikadı bozuk kimselerin Ehl-i sünnet ismini kullanarak kendi bozuk itikatlarını anlattıkları da görülüyor. Bütün bunlardan o kimsenin Ehl-i sünnet itikadının özelliklerini bilmediği anlaşılmaktadır. Ehl-i sünnet itikadında olmanın pek çok şartları ve özellikleri vardır. Bunlardan özellikle günümüzde bilinmesi gerekenlerden bazıları şunlardır:

İman, Kelime-i tevhidin La ilahe illallah ve Muhammedün Resullullah iki kısmına birlikte inanmaktır. Yani Müslüman olmak için Muhammed aleyhisselamın peygamber olduğuna da inanmak lazımdır.
İmanın altı şartına inanmalıdır. Yani Allahü teâlânın varlığına ve birliğine, eşi ve benzeri olmadığına, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret hayatına, hayır ve şerrin, iyilik ve kötülüğün Allahü teâlâ tarafından yaratıldığına inanmalıdır.
Allah’tan başkasına her ne maksatla olursa olsun yarattı, yaratıcı dememelidir. Yaratmak, yoktan var etmektir. Yoktan var etmek Allahü teâlâya mahsustur. Allahü teâlâdan başkası yoktan var edemez.
Allah adı yerine tanrı dememeli. Allahü teâlânın isimleri “Tevkifi”dir. Yani, İslamiyet’te bildirilen isimleri söylemek caiz olup, bunlardan başkasını söylemek caiz değildir. 
Kur’ân-ı kerîm okumak, sadaka vermek ve hatta bütün ibadetlerimizin sevaplarını, ölenlerin ruhlarına göndermek, onlara fayda vermekte, azaplarının hafifletilmesine veya kaldırılmasına sebep olmaktadır.
Ehl-i kıble olduğunu söyleyen, Allahü teâlâya ve Peygamberi Muhammed aleyhisselama inandım dediği hâlde yanlış itikatta olanları tekfir etmemeli. Yani kâfir olduklarını söylememelidir.
Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) iman edip hayattayken onu görmekle şereflenen Eshab-ı kirâmın hepsini çok sevmelidir. Dört halifesine, yakın akrabaları olan Ehl-i beytine mübarek hanımlarından hiçbirine dil uzatmamalıdır.
Şefaat haktır. Kıyamet gününde peygamberler, salih ve iyi zatlar günahkârlara şefaat edecektir.
İmanı gideren sözleri ve işleri öğrenip, onlardan sakınmalı. Sabah ve akşam iman tazeleme duasını okumalı.