Bizim sayfa

Yazdır
PDF

"Elini yüzüne sür!.."

“Elini yüzüne sür!..”



Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretleri, Horasan evliyâlarındandır.

Bir gün bu zâta biri gelip;

“Efendim, ben köseyim, duâ edin de sakalım çıksın” dedi.

Büyük zât cevâben;

“Elini yüzüne sür!” buyurdu.

Adam sürünce şaşıp kaldı.

Zîra bir tutam sakal geldi eline.

Hem de gür olanından.

“Nasıl olur?” demeyin.

Allah, her şeye kâdirdir.

Cenâb-ı Hak, evliyâ kullarını mahcup etmemek için böyle kerâmetleri yaratır.

Onun, her şeye gücü yeter.

● ● ●

Sehl bin Abdullah Tüsterî hazretlerinin bir oğlu vardı ki, henüz küçükken hâl ehliydi.

Meselâ yiyecek isterdi.

Annesi ona; “Rabbinden iste!” derdi.

O da secdeye kapanırdı.

Ve Rabbinden isterdi.

O arada annesi istediği yiyecekleri getirip yanına koyardı gizlice.

Çocuk, secdeden kalkıp o şeyleri görünce sevinir ve annesinin koyduğunu bilmediği için Allahü teâlâdan bilirdi.

Bir gün annesi yoktu.

O, yine acıktı.

Her zamanki gibi secdeye kapanıp bâzı şeyler istedi Rabbinden.

Secdeden kalktığında,

O şeyleri yanında gördü.

O sırada annesi girdi içeri.

Yanındakileri görünce;

“Bunlar nereden geldi oğlum?” diye sordu.

Çocuk ona; “Her gün gelen yerden anneciğim” diye cevap verdi…

Yazdır
PDF

Kardeşi kardeşe düşman ettiler!

Kardeşi kardeşe düşman ettiler!



“Tanımadığınız kişilerin kitâbını sakın okumayın kardeşim. Hele bu zamanda çok tehlikeli. Neden? Çünkü bu din düşmanları, bir cümle için bir kitap yazarlar…”

Günümüzde, dünyalık menfaatler için dinî kitap yazanlar çoğaldı… Bunlar, kendilerinin yüzkaralarını meydana çıkaran Ehl-i sünnet âlimlerinin nakli esas alan kitaplarının yayılmasını önlemek için câhilce, ahmakça iftirâ ediyorlar. Bu zavallılar, bilerek veya bilmeyerek, İslâm düşmanlarının ekmeklerine yağ sürüyor ve İslâmiyete, onlardan daha çok zararlı oluyorlar… 
Böyle, para kazanmak, mevki, etiket, unvan ele geçirmek için mukaddes dînimizi âlet eden câhillere (Ulemâ-i sû’) yâni “kötü din adamı” denir. Bu din yobazları ve fen adamı olarak ortaya çıkıp, fen bilgilerini değiştirerek ve kendi hâin düşüncelerini fen bilgisi imiş gibi söyleyerek, İslâmiyeti yıkmaya çalışan “Fen yobazları” bu millete çok zarar verdiler. Kardeşi kardeşe düşman yaptılar. İç harplere sebep oldular…
Hâlbuki, İslâm dîni, birleşmeyi, Müslümanların birbirlerini sevmesini, yardımlaşmayı, kanunlara karşı gelmemeyi, fitne, yâni anarşi çıkarmamayı, kâfirlerin haklarını da gözetmeyi, kimseyi incitmemeyi emretmektedir. Bunun için, ecdâdımız, bütün istirâhatlerini, menfaatlerini fedâ ederek, dînimizin bu güzel emirlerini bildirmek ve torunlarının dinlerini, îmânlarını korumak için, çok sayıda ve çok kıymetli kitap yazmış ve bizlere yâdigâr bırakmıştır. [Mesela Hakikat Kitabevi’nin eserleri bu sebeple çok kıymetlidir.]

***

Büyük İslam âlimi Hüseyin Hilmi Işık (kuddîse sirrûh) buyurdu ki:

“Bilmediğiniz, tanımadığınız kişilerin kitâbını sakın okumayın kardeşim. Hele bu zamanda çok tehlikeli. Neden? Çünkü bu din düşmanları, bir cümle için bir kitap yazarlar. Maksat, o bir cümledir, kim o cümleyi okuyup da inanırsa, îmânı gider efendim, Allah korusun. O cümleyi öyle ustaca, öyle hâince yerleştirirler ki, okuyan farkına bile varmaz…

Bir mübârek zâta bir talebesi gelmiş, içeri girince hocası ‘Senden kötü bir koku geliyor evladım’ demiş. Çocuk da ‘Hocam, vallahi az önce yıkandım, çamaşırlarım da temiz’ deyince ‘Cebinde ne var?’ buyurmuş. Meğer cebinde bir kitap varmış. Çıkarıp arz ediyor… O zât diyor ki: ‘Nereden aldın bunu?’ O da ‘Yolda gelirken bir arkadaşım verdi’ deyince ‘Bunu yazan, bidat ehli birisi, hattâ din düşmanı, bu kitap okunur mu? Satırlar arasından, habîs rûhunun pis kokusu yayılıyor’ diyor efendim…”

Bu sebeple; İslam düşmanlarının tuzaklarına düşmüş olan kimselerin kalemlerinden çıkan, süslü kelimelerle örtülmüş, zehirli propagandaları okuyarak, azîz ve sevgili îmânımızı kaptırmamaya, aldanmamaya çok dikkat etmeliyiz!..

Yazdır
PDF

“Üsâme mutlaka savaşa gidecek”

“Üsâme mutlaka savaşa gidecek”



Hazreti Ebû Bekir: “Medine’de benden başka hiç kimsenin kalmayacağını bilsem dahi Üsâme’yi yine göndereceğim.”

 

Hişâm bin Urve bin Zübeyr hazretleri Tabiînin büyük hadîs âlimlerindendir. Aşere-i mübeşşereden Zübeyr bin Avvâm’ın (radıyallahü anh) torunudur. 61 (m. 680)’de Medîne-i münevvere’de doğdu. Bağdâd’ta 146 (m. 763)’de vefât etti. Buyurdu ki: Hazreti Ebû Bekir (radıyallahü anh) halife seçilince, Üsâme’nin (radıyallahü anh) ordusunu göndermek husûsundaki ihtilâfı gidermek için Ensârı topladı ve “Üsâme mutlaka savaşa gidecek” buyurdu. Bu sırada bütün Arab kabilelerinden bazıları dinden dönmüşlerdi. Büyük bir fitne çıkmıştı. Eshâb-ı kiramın Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) firak ateşiyle, şaşkın bir hâlde olmasından, Hıristiyanlar, Yahûdiler ve yalancı peygamberler, Müslümanları yok etmek için fırsat kolluyorlardı. Eshâb-ı kiram, Hazreti Ebû Bekir’in bu sözünü işitince; “Bütün Eshâb bu fikrinizden dolayı seni tenkit ediyorlar, onları kendinden uzaklaştırma” dediler. Hazreti Ebû Bekir “Kudret, kuvvet ve irâdesiyle Ebû Bekir’i yaşatan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, arslanların beni parçalayacaklarını dahi bilsem, Resûlullah efendimizin emrettiği üzere Üsame’yi mutlaka savaşa göndereceğim. Medine’de benden başka hiç kimsenin kalmayacağını bilsem dahi onu yine göndereceğim” buyurdu. Bilâhare Üsâme ordusu savaşa gitti. Yalancı peygamber Müseyleme ve taraftarları ise; Müslümanlar böyle büyük bir orduyu savaşa gönderdiklerine göre, bundan daha fazlası Medîne-i münevverede vardır düşüncesine kapılarak, hücum etmeye korkmuşlardır. Böylece Hazreti Ebû Bekir’in Resûlullah efendimize bağlılığının bereketlerini bütün Eshâb-ı kiram açıkça gördüler…

Ebû Tâlib vefât etmeden önce, müşriklere karşı Peygamber efendimizi himâye ederdi. O’nun vefâtından sonra, yapamadıkları her türlü hainliği yapıyorlardı. Hattâ müşriklerin sefihlerinden birisi Peygamber efendimizin mübârek başına toprak attı. O sefîh, Resûlullahın mübârek başına toprağı saçtığı zaman, Resûlullah efendimiz toprak başının üzerinde olduğu hâlde evine geldi. Onu mübârek kızlarından birisi karşıladı. Resûlullah efendimizi bu hâlde görünce ağlayarak üzerindeki tozu toprağı temizlemeye başladı. Bu sırada Resûlullah efendimiz kızına “Ey kızcağızım ağlama. Çünkü, Allahü teâlâ babanı koruyacaktır” dedi. Bu arada “Ebû Tâlib vefât edinceye kadar, Kureyş’ten bu derece hoşuna gitmeyen bir şey başına gelmedi” buyuruyordu.

Yazdır
PDF

Peygamber efendimizin üstünlükleri

Peygamber efendimizin üstünlükleri



Peygamber efendimiz ümmi olduğu hâlde, Allahü teâlâ Ona, her şeyi bildirmiştir.

 

Sual: Peygamber efendimizin, yaratılanların en üstünü olduğu, dost ve düşman tarafından bilinmektedir. Peki bu üstünlükler ana hatları ile nelerdir?

Cevap: Resûlullah efendimizin üstünlüklerinden, faziletlerinden bazısı, kitaplarda şöyle bildirilmektedir:

Mahluklar içinde ilk olarak Muhammed aleyhisselamın ruhu yaratılmıştır.

Allahü teâlâ, Onun ismini Arş’a, Cennetlere ve yedi kat göklere yazmıştır.

Meleklerin Âdem aleyhisselama karşı secde etmelerinin emredilmesi, Âdem aleyhisselamın alnında Muhammed aleyhisselamın nuru bulunduğu için idi.

Peygamber efendimizin dünyaya geleceği zaman, görülen alametler ve hâller tarih kitaplarında yazılıdır.

Peygamber efendimiz, üç ve kırk yaşında Peygamber olduğu kendisine bildirildiği vakit ve elliiki yaşında miraca götürülürken, melekler göğsünü yardı ve Cennet suyu ile kalbini yıkadılar.

Her Peygamberin sağ eli üstünde nübüvvet mührü vardı. Muhammed aleyhisselamın nübüvvet mührü ise, sol kürekteki deri üzerinde, kalbi hizasında idi.

Resûlullah efendimiz, önünde olanları gördüğü gibi, arkasında olanları da görürdü. Ayrıca Resûlullah efendimiz, aydınlıkta gördüğü gibi, karanlıkta da görürdü.

Peygamber efendimizin mübarek teri de, gül gibi güzel kokardı.

Resûlullah efendimiz, orta boylu olduğu hâlde, uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.

Resûlullah efendimiz, ne zaman yürüse, arkasından melekler gelirdi. Bunun için, Eshâbını önünden yürütür ve; (Arkamı meleklere bırakınız) buyururdu.

Fahr-i kâinat efendimiz, taş üstüne basınca, taşta ayağının izi kalırdı. Kum üstünde giderken ise, hiç iz bırakmazdı.

Peygamber efendimizin en büyük mucizesi, miraca götürülmesidir ki, başka hiçbir Peygambere verilmedi.

Peygamber efendimiz ümmi olduğu yani kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ Ona, her şeyi bildirmiştir.

Resûlullah efendimizin aklı, bütün insanların aklından daha çoktur. İnsanlarda bulunabilecek bütün iyi huyların hepsi, Ona ihsan olundu.

Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamın ismini kendi isminin yanına koymuş ve Ona, Habibim buyurmuştur. Bu ise, üstünlüklerinin en üstünüdür ki, Allahü teâlâ, Onu kendisine sevgili, dost yapmış ve hadîs-i kudside de;

(İbrahim’i Halil yaptım ise, seni kendime Habib yaptım) buyurmuştur…

Yazdır
PDF

“Çocuklar unutmuş demek ki!..”

“Çocuklar unutmuş demek ki!..”



“Bu iş şehirler arası yolda başıma gelse beni bekleyen tehlikeyi tahmin bile edemezdim!..”

 

 

Kapı komşumuz olduğu için birbirimize kardeşten öteydik. Bir gün dedim ki kendisine:

“Uzun yola çıkacağım. Arabamın bakımını yaptırabileceğim tanıdık bir ustan var mı?”

O yıllarda böyle lüks araçlar nerede… Dubleks lastikleri bile yeni yeni duyuyorduk. Eski lastikler şambrel idi… Dışında lastik içinde de hava ile şişirilmiş iç lastik vardı. Patladığında teker anında gümlüyordu. Dubleks lastikte bu ani gümleme riski daha azdı…

Komşumun dediği tamirciye gittim. Beni çok iyi karşıladı.

“Arabayı bırak, bakımını yapayım, yarın gelir alırsın” dedi.

Ertesi gün gittim. Parasını verip arabayı aldım. Çıkarken de sordum:

“Tekerler dubleks oldu değil mi? Uzun yola çıkacağım da…”

“Hiç merak etme sen, tamam…”

Ertesi gün, arabamın bakımını yaptırmış olmanın gönül rahatlığıyla yola çıktım. Yaklaşık bin kilometrelik bir yoldu gideceğim yer… O yıllarda duble yollar filan da yok… Bolu Tüneli filan yok…

Kazasız belasız memleketime gittim, bir hafta on gün tatilimi yapıp tekrar İstanbul’a yola çıktım… Yine o uzun mesafeyi kazasız belasız bitirdim…

İstanbul’a geldiğimin ikinci günü mü neydi… Vatan Caddesinden Edirnekapı istikametine hareket hâlindeydim. Edirnekapı’dan gelip Topkapı’ya giden yolun Vatan Caddesi üzerindeki üst geçidin hizasında “güm” diye bir ses duydum ve o anda arabanın sağ arka kısmının çöktüğünü hissettim.

Çok şükür ki hızım dönemece geldiğim için çok yavaştı. Buna rağmen acayip sarsılmıştım. Bir de zaten sağ şeritteydim.

İndim baktım ki gerçekten de arabanın sağ arka lastiği patlamıştı. Beni patlamasından çok daha fazla üzen şey ise lastiğin dubleks olmamasıydı!

Ve ben komşumun arkadaşı diye gittiğim oto tamirciye olan güven ile iki bin kilometrelik yolu bu lastik ile gidip gelmiştim. Şehirler arası yolda başıma gelse beni bekleyen tehlikeyi tahmin bile edemezdim.

Ertesi gün tamirciye gidip durumu anlattım. Pişkin pişkin “çocuklar değiştirmeyi unutmuş demek ki” dedi. Usta olmak işi çırağa yaptırmak demek değildi ki? Usta olmak çırağın yaptığını da kontrol edebilecek şekilde konuya hâkim olabilmek değil miydi?

Rumuz: “Tusba”-İstanbul