Bizim sayfa

Yazdır
PDF

"Bizlere Müslümanların vahşi olduğu öğretiliyor"

“Bizlere Müslümanların vahşi olduğu öğretiliyor”



Bir Batılının itirafı: “Türkler son derece nâzik, son derece kibâr, son derece medenî insanlardı. Karşılaştığımız herkes, bize son derecede dost davrandı…”

 

Müslüman olan milletlerin tarihine bakıldığında, çoğunun kendiliğinden Müslüman oldukları görülür. Meselâ, Hazret-i Ömer, Kudüs’ü alınca, Hıristiyanlar cizye vermeyi kabul ederek, Kudüs’ün anahtarlarını hazret-i Ömer ‘e teslîm ettiler. Böylece kendi devletleri olan Bizans’ın ağır vergi ve işkencelerinden, eziyet ve cefâlarından ve zulümlerinden kurtuldular.

İstanbul alınmadan önce, Hıristiyan halkın, “Başımızda kardinal serpuşu görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi yeğleriz” demeleri meşhurdur. Yine Balkanlarda birçok millet kendiliğinden Müslüman olmuştur.

Çok kısa bir zamanda, düşman zannettikleri Müslümanlardaki, adâlet ve merhameti açıkça gördüler. İslâmiyetin, iyilik ve merhameti emreden, insanları dünya ve âhiret saâdetine kavuşturan bir din olduğunu anladılar. En küçük bir zorlama ve korkutma olmadan bölük bölük, mahalle mahalle İslâmiyeti kabul ettiler.

Hakiki Müslümanlar, hakiki din rehberleri, diğer bütün dinlere karşı büyük bir müsamaha göstermişler, değil Hıristiyan ve Yahûdileri zorla Müslüman yapmak ve onların ibâdethânelerini tahrip etmek, aksine, onlara yardım, hattâ kiliselerini tamir etmişlerdir…

Allahü teâlâ, insanlara dâimâ merhamet, şefkat ve af ile muâmele etmeyi emretmektedir. Peygamberimizin dâima sulhu tavsiye ettiğini, kendisine karşı çıkanlara bile şefkat elini uzattığını, bütün tarihçiler yazmaktadır. Bu durumu sadece İslâm tarihçileri değil, objektif olarak olaylara yaklaşan gayrimüslim araştırmacılar da ifade etmektedir.

Hıristiyan din adamlarının, bütün bu hakikatlere gözlerini yumarak, İslâm dînini bir vahşet dîni olarak göstermesi ve genç Hıristiyanları böyle terbiye etmesi yüzünden, ilk defa olarak, Müslüman memleketlerine gelen zavallı Hıristiyanların önce ne kadar korktuklarını, sonra gerçeği öğrenip, ne kadar hayret ettiklerini, yazdıklarını hatıralarından öğreniyoruz. Mesela, İstanbul’da uzun süre yaşamış olan Bayan Müller, yayınlamış olduğu “İstanbul’dan Mektuplar” isimli eserinde özetle şunları yazmaktadır:

“Okulda, bize Müslümanların vahşi, hele Türklerin büsbütün gaddâr olduğu öğretilmişti. Onun için, Hâriciye Bakanlığında memur olan oğlumun İstanbul’a tayin edildiği haberini alınca, çok korktum… Oğlum İstanbul’a gidince, eşimle onu ziyarete gittik… Eşim Prof. Müller Türklerden korkmuyordu ve bu tarihî yerlerde bazı araştırmalar yapmak istiyordu… Gidince gördük ki, Türkler son derece nâzik ve son derece medenî insanlardı. Herkes, bize son derecede dost davrandı… Şimdi, bize yanlış bilgi veren papazlara ne kadar kızıyordum…”

Yazdır
PDF

"Kalbini nasûh tövbesi ile süsle"

“Kalbini nasûh tövbesi ile süsle”



Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve selem) buyurdu: “Kıyâmet günü zâlim, küçük karınca sûretinde haşr olacaktır.”

 

 

Mustafa Âşir Efendi Doksanüçüncü Osmanlı Şeyhülislâmıdır. Aslen Kastamonuludur. 1141 (m. 1728)’de doğdu. 1219 (m. 1804)’de İstanbul’da vefât etti. Meşihat makamında, kendisine sorulan bazı suâllere şöyle cevap verdi:

Suâl: Mayası bozuk, ahlakı kötü olanlar, kendilerinin irâde ve istekleri ile mi böyle olmuşlardır?

Cevap: İrâde ve isteksiz, ağaçtan bir yaprak düşmez ve yerden bir ot bitmez.

Suâl: Yol nedir ve menzil nedir, bize bahseder misiniz?

Cevap: Allahın yardımı ve izni ile derim ki, hangi yol ve menzilden suâl ediyorsun? Zâhir ehlinin mi, bâtın ehlinin mi yolundan ve menzilinden?

Suâl: Her ikisinden?

Cevap: Zâhir ehlinin yolu ve menzili; nefsten ve maldan kurtulmak ve Cennete girmektir. Tevbe sûresi yüzonbirinci âyetinde meâlen; “Allahü teâlâ, müminlerin canlarını ve mallarını, Cennet kendilerinin olmak karşılığında satın almıştır” buyuruldu. Batın ehlinin yolu ve menzili; mâsivâdan kurtulmaktır. Müzzemmil sûresi sekizinci âyetinde meâlen; “Her şeyden kesilerek O’na kulluk et” buyuruldu. Bu, vahdetin en yüksek derecesine çıkmakla mümkündür. Necm sûresi kırkikinci âyetinde meâlen; “Elbette nihâyet, Rabbine gitmektir” buyuruldu.

Suâl: Mülkün sahibi nerededir ki, kalp yüzünü O’na çevirelim?

Cevap: Nerede değildir ki? “Nereye yönelirseniz, Allahadır” âyet-i kerîmedir. Dünyâ ve âhiret nasîbinden vazgeçip mert olmak ve nefsin lezzetlerinı terk etmek lâzımdır ki, nerede bulunursa, O’nunla olsun. Nereye giderse, O’nunla gitsin. Ne söylerse O’nunla söylesin, ne ararsa O’nunla arasın. Sakın, O’nun senden uzak olduğunu sanma! Belki sen ondan uzaksın. Sen, sensiz sende yok olursan, başkasına açılmayan kapı sana açılır ve sana, seninle maksat gösterilir.

Suâl: Hâk teâlâ Settâr’dır. Yarın bu bir avuç toprağın perdesini yırtar mı?

Cevap: Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Hayâ örtüsünü çıkarıp atanın gıybeti yoktur.” Yani günâhı önemsemeyen fâsıkların fıskı söylense gıybet olmaz. Bu hadîs-i şerîfi herhâlde anladın. Bu murâd ediliyor. Anlamadıysan, bilesin ki yarın iş, buradakinin aksine olacak. Dış, iç olacak, iç de dış. Yüksek alçağa, alçak yükseğe karşılık olacaktır. Resûl-i ekrem buyurdu: “Kıyâmet günü zâlim, küçük karınca sûretinde haşr olacaktır.” Kıyâmette rezil olmamak için, kalbini nasûh tövbesi ile süsle! Çünkü dünyâda rezil, rüsvâ olmak, âhırette rüsvâ olmaktan ehvendir.

Yazdır
PDF

Ney de, bir çalgı aletidir

Ney de, bir çalgı aletidir



Ses çıkaran eğlence aletleri, davul, dümbelek, zilli maşa, ney, kaval, hep çalgıdır…

 

Sual: Ney bir çalgı aleti midir, bunu, ilahilerde, dini sözlerde veya şiirlerde kullanmak uygun olur mu?

Cevap: Ses çıkarmak için kullanılan cansız cisimlere Mizmar, çalgı aleti denir. Gök gürlemesi, top, tüfek, baykuş, papağan, çalgı değildirler. Ses çıkaran eğlence aletleri, davul, dümbelek, zilli maşa, ney, kaval, hep çalgıdır. Çalgı, kendiliğinden ses çıkarmaz. Ses çıkarmak için, davula vurmak, neyi, kavalı, üflemek lazımdır. Bunlardan çıkan ses, insanın değil, bu çalgıların hasıl ettiği sestir. İbni Abidînde deniyor ki:

“Lu’b, la’ib, lehv ve abes, hepsi oyun ile vakit geçirmektir. Tavla ondört taş oynamak, bütün çalgıları çalmak, dinlemek, raks, dans etmek, hokkabazlık, şaklabanlık etmek, el çırpmak, hep oyun olup, tahrimen mekruhturlar. Devamlı yapılırsa veya farzları yapmaya mani olurlarsa, kumar ile yapılırsa, söz birliği ile haram olurlar. Def, kaval, ney çalmak ve dinlemek de böyledir. Hadîs-i şerifte; (Her türlü lehv haramdır. Yalnız, zevce ile oynamak, at ve silah ile talim, yarış yapmak caizdir) buyuruldu.”

Merâkıl-felâhda ve Tahtâvî şerhinde deniyor ki:

“Duanın ve her zikrin sessiz olması efdaldir. Tarikatçıların yaptıkları gibi, raksetmek, dönmek, el çırpmak, def, dümbelek, ney, saz çalmak, söz birliği ile haramdır.”

Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, ney çalmadı, raks etmedi, dönmedi. Bunları, sonradan gelen cahiller uydurdu. Hikmet yani fen, sanat, faydalı şeyler ve nasihat bildiren şiirler yazmak ve sesle okumak helaldir. Şehvete ait şiirler okumak haramdır. Bunları okumak kalpte nifak yapar. Üflemekle, vurmakla, temas veya tel ile çalınan bütün çalgıları çalmak, dinlemek ve dinlemeye gitmek haramdır. Peygamber Efendimiz çalgı çalınan bir yere tesadüf ettiğinde, mübarek parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Kur’ân-ı kerimi, mevlidi, ezanı ve ilahileri çalgı çalarken okumak veya çalgı aletleri ile okumak küfürdür. Haram bulunan şiirleri okumak mekruh, teganni ile okumak ve fuhuş olanları okumak haramdır.

Berîka kitabında, Şeyh-ül-islâm Ebüssü’ûd Efendi’nin fetvası yazılıdır. Bu fetvada helal ve haram olan teganniler bildirilmektedir. Çalgılar hakkında hiçbir şey yazılı değildir. Ney ve çalgı çalanların, bu fetvayı ileri sürmeleri, Ebüssü’ûd Efendi’ye iftira olmaktadır.

Yazdır
PDF

Namaz, dînin direğidir

Namaz, dînin direğidir



Kalender Baba, Gelibolu’yu nurlandıran bir Allah adamı.

Bu zâtı sevenlerden biri, onu ziyâret için bindi katırına, düştü yola…

Ama bir mola yerinde kaçtı hayvanı.

O ıssız yerde bineksiz kalakalmıştı…

Çâresizdi!..

Ellerini açıp;

“Yâ Rabbî! Kalender Baba hürmetine bana yardım et” diye yalvardı.

O esnâda, hayvanının ileriden geldiğini gördü.

Hem de Kalender Baba getiriyordu hayvanını.

Gözlerine inanamadı…

Sevinçle onlara doğru koşarken kayboldu mübârek zât.

Hayvanına binip geldi Gelibolu’ya.

Bu zâtın huzûruna çıkıp yoldaki hâdiseyi anlatmak isterken, eliyle “sus” işâreti yaptı mübârek.

Ardından;

“Unutma, her yardımı yapan yalnız Allahü teâlâdır” buyurdu.

● ● ●

Bu zât, bir sohbetinde;

“Namaz, dînin direğidir. En mühim ibâdet namaz kılmaktır. Zâten Müslüman, beş vakit namazını, vaktinde kılan insandır” buyurdu.

Cemaat;

“Namaz kılmayan kişinin îmânı gider mi efendim?” dediklerinde; mübârek zât;

“Hiçbir özrü olmadığı hâlde, yâni bile bile kılmayan ve kılmadığına da üzülmeyenin îmânı gidebilir. Nitekim Peygamberimiz aleyhisselâm; ‘Namaz kılmayan insanın, İslâmiyetten nasîbi yoktur’ buyuruyor” dedi.

Yazdır
PDF

Türk olduğumuzu anlayınca

Türk olduğumuzu anlayınca



“İçeri girerken kontrol edilmiştik. Türk olduğumuz anlaşılınca bir daha kontrol ettiler…”

 

Ramallah’tan dışarı çıkmak mı istiyorsunuz, beğenmezse çıkarmıyorlar. Aslında bütün kentler bu şekilde. El Halil’e gittik. Orada İbrahim aleyhisselâmın mescidini ve kabrini ziyaret edeceğiz. Orası tamamen Filistinli Müslümanların yaşadığı bir kent… Orada bile onun mezarına ve camisine giderken İsraillilerin kontrolünden geçiyorsunuz. Her an her dakika her saniye yer yerde bir baskıyı hissederek yaşıyorsunuz.

Bütün ziyaretleri tamamladık. Son gün bizi havaalanına yine Filistinli bir taksi şoförü getirdi. Bizim Türk olduğumuzu öğrenince çok duygulandı… Cumhurbaşkanımız hakkında Türkler halkına övgü dolu sözler söyledi. “Bu benim cep telefonum. Bir daha gelirseniz sizi misafir etmek istiyorum” dedi.

Havaalanına girişte bizi sıkı bir kontrolden geçirdiler. Bir sürü sorudan sonra içeri girdik.

Havaalanı kapısından içeri girerken Türkçe konuşmamız bir sivil görevlinin dikkatini çekmiş. Hemen durdurdu ve sürü soru sormaya başladı… Kendisine Fransa’dan ziyaret sebebiyle geldiğimizi vs. anlattık. İçeri girerken kontrol edilmiştik. Müslüman ve Türk olduğumuzu anlayınca bir daha kontrol etmişlerdi. İçeri girdik. Orada da bize bir form doldurttular. Mesela ‘bu valizleri Fransa’da kendi ellerimle doldurdum. Valizim kimsenin eline geçmedi. Kimseyle de alakası yoktur vb. bütün sorumluluğu kabul ediyorum’ anlamında formu doldurup imzalayıp veriyorsun.

Celal Ağabey ile formları doldurduk. Valizlerimizi içeri verdik… Biz de kontuardan içeri gireceğiz… O an bir uygulama ile daha karşılaştık… Celal Ağabeyi başka bir kapıya yönlendirdiler. Beni başka bir kapıya yönlendirdiler… Uçağa farklı kapılardan gitmek zorunda kaldık… Orada bir kere daha kontrolden geçirildim, tek başıma… Yani tam dört defa kontrolden güvenlik kontrolünden geçtik… Ben kontrolümden geçtim ama Celal Ağabey bir türlü gelmiyordu. Bekle babam bekle… Allah’ım ne oldu acaba? Meğer ondan niçin ve ne hakkında şüphelendilerse içeride tekrar anadan üryan soyup arama yapıp öyle izin vermişler…

Aşağılama mı dersiniz, zulüm mü dersiniz, güç gösterisi mi… Ya da güvenlik tedbirinde zirve mi? Adını siz söyleyin!..

Ali Gedikoğlu-Fransa