Bizim Sayfa

"Müslümân Müslümânın kardeşidir, ona zulmetmez"

Sevgili Peygamberimiz​ buyurdu ki: “Birbirinizle kinleşmeyiniz, hasetleşmeyiniz, birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz…”

 

İbn-i Ömer (radıyallahü anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhis-selâm) buyurdular ki: “Müslümân Müslümânın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. [Müslümân, dîn kardeşini, düsmânına teslîm etmez.] Kim, Müslümân kardeşinin bir ihtiyâcını karşılarsa, Allah da onun ihtiyâçlarını giderir. Kim bir Müslümânı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeple, onu Kıyâmet gününün sıkıntılarından kurtarır. Kim bir Müslümânın kusûrunu örterse, Allah da kıyâmet gününde onun kusûrunu örter.” [Buhârî, Mezâlim 3, İkrâh 7; Müslim, Birr 58 (2580); Ebû Dâvud, Edeb 46 (4893); Tirmizî, Hudûd 3 (1426)]

Enes bin Mâlik’in rivâyet ettiği diğer sahîh bir hadîste ise, Peygamberimiz (aleyhisselâm) şu nasîhatlerde bulunmaktadır:

“Birbirinizle kinleşmeyiniz, hasetleşmeyiniz, birbirinizden yüz çevirmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz…” [Buhârî, Edeb, 57; Ferâiz 2; Müslim, Birr, 23; Tirmizî, Birr, 24]

İslâm’da kardeşlik, akîde temeline oturtulduğu içindir ki, müminlerin arasını bozacak her türlü suni ayırımlar ve böbürlenmeler harâm kabul edilmiştir. Irk, soy, cins ve sâire türünden câhilî değerler yerine, takvâ kriteri getirilmek sûretiyle ictimâî/toplumsal kardeşliğin ve âhengin bozulmaması sağlanmıştır. Bu konudaki şu âyet-i kerîme, her türlü tartışmayı sona erdirici niteliktedir:

“… Muhakkak ki, Allah katında en üstün olanınız, takvâca en ileride olanınızdır…” [el-Hucurât, 13]

Dünyânın neresinde yaşıyor, hangi dili konuşuyor olurlarsa olsunlar; hangi kavme mensup bulunurlarsa bulunsunlar veya hangi renge sâhip olurlarsa olsunlar bütün mü’minler, kelimenin tâm manâsıyla birbirlerinin kardeşleridirler yani  birbirlerinin yakın dostlarıdırlar. Bunlar, kendi aralarında apayrı bir topluluk oluştururlar.

Enfâl sûre-i celîlesinde şöyle buyurulmaktadır: “Müminlerin kalplerini uzlaştıran o Allah’tır. Eğer sen, yeryüzünde bulunanların hepsini verseydin, yine onların kalplerini birbirleriyle uzlaştıramazdın. Fakat Allah, onların arasını uzlaştırdı. Şüphesiz ki O, çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sâhibidir.” (Enfâl, 63)

Yine Allahü teâlâ buyuruyor ki: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velîleridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve Allah’a ve Resûlü’ne itâat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği kimseler bunlardır…” (et-Tevbe, 71)

Keşke hiç görüşmeseydik!..

Keşke hiç görüşmeseydik!..



“Yıllar sonra bulup da onun bu hâlde olduğunu öğrenince o kadar üzüldüm ki anlatamam…”

 

 

Tabii hayat bu… Zaman geldi önce ben askerlik görevim için işimden ayrılmak zorunda kaldım. Zor olmuştu bu ayrılık. Ama ne yaparsın hayat böyle bir şeydi… O tarihten sonra bir daha görüşemedik. Dedim ya hayat devam ediyordu.

Askerlik bitti, bir müddet sonra tekrar İstanbul’da aynı kurumun başka bir yerinde göreve başladım. Bir müddet canım arkadaşımı aradım sordum ama o da benim gibi gitmişti. Ara sıra tanıdığım bildiğim kimselere sordum ama bir türlü nerede olduğunu öğrenemedim…

Yıllar geçti aradan… Bazen hatırıma gelir “arayım” derdim kendi kendime. Malum soysal medya gelişti. Kişisel hesaplar bu konuda faydalı olabilirdi, öyle de olmuştu… Bir gün arayışlarım yerini buldu. Canım arkadaşım İngiltere’ye gitmişti. Zaten yukarıda da yazmıştım. Aykırı ama bilgili okuyan birisiydi. Ama o da ne öyle? Bana yazdıklarını okuduğumda şoke oldum. Sanki beynimden vurulmuşa döndüm:

“Selam arkadaşım… Yollarımız ayrıldı demek… Eh öyle olmasın isterdim ama ne yaparsın… İnançları insanları böyle ya da diğer şekillere düşürüyor işte. Ben hiçbir inanca mensup değilim. Politik de değilim. Böyle olmadığım için de kendimi şanslı hissediyorum. Kendimi aydın görüyorum. Umarım bir gün sen de aydınlığa kavuşursun. Sana her zaman umutla bakmıştım, gerek eğlendiren bir arkadaş olarak ve gerekse de gerçekleri bulma yolunda bir yoldaş olarak. İlimle kâinatı dengede tutan ve yaşamı yönlendiren enerjiyi anlamaya çalışıyorum. Bunu bilimsel bir bakış açısı ile öğrenmeye çalışıyorum. Başkalarından dinlediklerimle değil kendi aklımla ve bilgimle istiyorum, evrim istiyorum… Fatih’te iken senin hakkında hep şöyle düşünürdüm: Hüseyin öyle bir arkadaşım ki hayatta ne olursa olsun o bana karşı hiç değişmez ve hep candan kalır, çünkü ben öyleydim…”

Bu sözler üzerine ne cevap vereceğimi bilememiştim. Şaka mıydı yoksa rüyada mıydım? Tekrar tekrar okudum. Acaba yanlış mı anlamıştım? Maalesef acı ama gerçekti.

Arkadaşım gittiği memlekette manevi bütün değerlerini yitirmişti. Beraber onca zaman geçirdiğimiz, yediğimiz içtiğimiz ayrı olmayan arkadaşım, üstelik bana da kendi mürtet hâlini tavsiye ediyordu… Ah zavallı, mutluluğu orada zannediyordu.

Sadece “Hubb-i fillah buğd-i fillah” dedim kendi kendime. Yapacak bir şey yoktu, dua etmekten başka. Cenab-ı Hak hidayet versin kendisine…

Hüseyin Cilasun-İstanbul

"Geçmiş olsun, ağrıyor mu?"

“Geçmiş olsun, ağrıyor mu?”



Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî hazretleri, Horasan evliyâlarındandır. Bir kimse anlatıyor:

Basra’dayken Sehl-i Tüsterî hazretlerine rastladım bir gün. Baktım, parmağını bir bezle sarmıştı.

Kendisine;

“Geçmiş olsun. Yoksa ağrıyor mu?’ dedim.

“Hayır” buyurdu.

“Niçin sardınız öyleyse?”

Cevap vermedi…

Merak etmiştim.

Sonra oradan ayrılıp Mısır’a gittim. Hazret-i Sehl’in hocası Zünnûn-ı Mısrî hazretlerine rastladım orada da. Baktım, onun da parmağı sarılıydı.

Kendisine;

“Geçmiş olsun, ağrıyor mu?” dedim

Büyük zât;

“Evet, ağrıyor. İlâç koyup sardım” buyurdu.

“Allah şifâ versin” dedim.

Hazret-i Sehl’in hâlini o zaman iyi anladım…

Hocasına uymak için sarmıştı o da parmağını.

● ● ●

Bu zât, bir talebeye; “Evlâdım, sakın ola, gittiğin yerlerde ‘İlahlık’ ve ‘Peygamberlik’ dâvâsı gütme, zîra çok tehlikelidir” diye tembih etti.

Delikanlı şaşırıp;

“Tövbe hocam, hiç öyle şey olur mu?” diye arz etti.

Büyük velî;

“Her isteğinin olmasını istemek, ‘İlahlık’ iddiâ etmek; her sözünün dinlenmesini istemek, ‘Peygamberlik’ dâvâsı gütmektir. Çünkü yalnız, Allah’ın dediği olur ve sırf Peygamberin sözüne mutlak itâat edilir” buyurdu.

Namazda avret yerini örtmek

Namazda avret yerini örtmek



Namazda ve namaz dışında, avret yerini başkalarının görmemeleri için, örtmek farzdır.

 

Sual: Kadın olsun, erkek olsun namaz kılarken örtülmesi gereken yerlerini örtmezse, kıldığı namaz sahih ve kabul olmaz mı?

Cevap: Namazda ve namaz dışında, avret yerini başkalarının görmemeleri için, örtmek farzdır. Rükuda iken, kendi avret yerini kendi görürse, namazı bozulmaz. Fakat, bakması mekruhtur. Cam, naylon gibi, altının rengi görünen şey ile, örtü olmaz. Örtü dar olup veya bol ise de, herhangi avret yerine yapışıp uzvun belli olması, namaza zarar vermez. Fakat, böyle, başkalarına karşı örtülmüş olmaz. Başkasının, böyle belli olan kaba avretine bakmak haramdır. Erkeklerin Sev’eteyn denilen ön ve arka uzuvları ve kaba etleri Kaba avrettir. Yorgan altında çıplak yatan bir hasta, başı yorgan içinde iken, ima ile namaz kılınca, çıplak kılmış olur. Başını yorgandan dışarı çıkarıp kılarsa, yorganla örtülü kılmış olup, caiz olur. İnsanın örtünmesi değil, avret yerinin örtünmesi şarttır. Karanlıkta, yalnız odada, kapalı çadırda çıplak kılmak caiz değildir.

***

Sual: Bir kimse, bir başkasına “ömrün boyunca evim senin olsun” deyince, o ev o kimsenin olur mu ve böyle yapmak caiz midir?

Cevap: Bu konuda İhtiyâr kitabında deniyor ki:

“Ömrî denilen hibe, hediye caizdir. Yani, ömrün boyunca evim senin olsun deyince, öldükten sonra ev, sahibine, sahibi ölmüş ise, vârislerine geri verilir. Rukbî denilen hibe, hediye ise, tarafeyne göre batıldır. Yani, sen ölürsen benim olsun, ben ölürsem senin olsun diyerek evini birisine vermek batıldır. Her biri, ötekinin ölümünü beklediği için, rukbî denilmiştir. Mülk edinmeyi zarara talik etmek, bağlamak, sahih değildir. Bir kimseye giyecek gönderilse, hediye olur. Kabz edince, hediyeyi alınca mülkü olur ve başkalarına da verebilir.”

***

Sual: Bir kimse, önüne konulan yiyeceği, o yiyecekleri ikram edenden izin almadan bir başkasına verebilir mi?

Cevap: Bir kimseyi yemeğe çağırınca, önüne konan şey, hediye edilmiş olmaz, ibâha yani yemesine izin vermek olur. Ancak yediği mülkü olur. Ondan yani yemeği ikram edenden izin almadan, başkalarına veremez.

***

Sual: Erkekler, namazda rükuya gidince, rükuda nasıl durmalıdır?

Cevap: Rükuda, erkekler parmaklarını açıp, dizlerinin üstüne kor. Sırtını ve başını da düz tutar. Rükuda, bacaklar ve kollar da dik tutulur.

"Onlar, Resûlullahın vefakâr iki dostudur"

“Onlar, Resûlullahın vefakâr iki dostudur”



“Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’i müttekî müminler sever! Rezil ve alçaklar da onlara kin tutar.”

 

Ebü’l-Kâsım Lâlkâî hazretleri kelâm, hadîs ve şafiî mezhebi fıkıh âlimidir. Hadîs ilminde hâfız olup, yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilirdi. 418 (m. 1027’de Afganistan’da Dînever’de vefât etti. Lalkâî’nin, Ricâl-üs-Sahîhayn isimli eserinde, Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) sonraki olayları ve Eshâb-ı kirâmın buyurduklarından yaptığı rivâyetlerden bazıları:

Alkame’den şöyle naklediyor Hazreti Ali, Allahü teâlâya hamd-ü sena ettikten sonra, bizlere şöyle hitap etti:

“Bazılarının beni, Hazreti Ebû Bekir ve Ömer’den (radıyallahü anhüm) üstün tuttuklarını haber aldım. Böyle kim söylerse iftira etmiş demektir. Ve ona iftira edene verilen ceza verilir. Resûlullahtan sonra insanların en hayırlısı Hazreti Ebû Bekir, sonra da Ömer’dir (radıyallahü anhüma).”

Süveyd bin Gafle’den ise şöyle nakleder: “Bazı kimselerin yanına uğramıştım. Baktım ki aralarında Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’i (radıyallahü anhüma) kötüleyici lâflar sarf ediyorlardı. Hemen Hazreti Ali’nin yanına geldim ve meseleyi anlattım. Hazreti Ali “Onlar için kalbinde hüsn-i zandan başka bir şey besleyene, Allahü teâlâ lanet etsin! Onlar ki, Resûlullahın kardeşleri ve yardımcılarıdır” dedikten sonra, minbere çıkarak şu güzel konuşmasını yaptı: “Kureyş’in efendileri ve Müslümanların ataları hakkında benim uygun görmediğim, haberimin bile olmadığı ve duyduğum zaman cezalandıracağım şeyleri söyleyenlerin gayeleri nedir? Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ancak Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer’i müttekî müminler sever! Rezil ve alçaklar da onlara kin tutar. Onlar ki, gerçekten Resûlullahın dürüst ve vefakâr iki dostudur. Allahü teâlânın emrettiklerini emretmişler, yasakladıklarını yasaklamışlardır. Ve suçluları da cezalandırmışlardır. Yaptıkları hiçbir işte Peygamberin sünneti dışına çıkmamışlardır. Resûlullah onları sevdiği kadar kimseyi sevmemiştir. Hayatı boyunca Allahın Resûlü ve Eshâb-ı kirâm onlardan memnun olmuşlardır. Daha sonra Hazreti Ebû Bekir (radıyallahü anh) namaz kıldırma vazîfesini üzerine almış, Peygamber efendimiz vefât edince de, Müslümanlar onu kendilerine halîfe seçmişler, zekâtlarını ona teslim etmişlerdir. Çünkü, onlar iki kardeş idiler. Kendisine halef olarak ilk ben gösterilmiştim. Resûlullah buna râzı olmamıştı. O, Ebû Bekir’in (radıyallahü anh) kendisine halife olmasını istiyordu. Vallahi istediği oldu.”

Mektubat

Tam Ilmihal

İslam Ahlakı

Namaz Kitabı

Hüseyin Hilmi Işık

button_HHI_Sesli2