Bizim Sayfa

"Şehit olursam bu elbise kefenimdir"

“Şehit olursam bu elbise kefenimdir”



Sultan Alparslan’ın Mısır Seferine çıktığını öğrenen Diyojen son bir hamle yapmayı düşünüyordu!.. Azerbaycan’a kadar giderek Türkleri Anadolu’dan atmaya karar verdi.

 

 

Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Alparslan, Türk milletinin en büyük kahramanlarındandır. Böyle bir 26 Ağustos’ta (1071) Malazgirt’te Bizans ordusunu yenerek Türklere Anadolu kapılarını açmıştır…

Selçuklu Devletinin kurulmasında önemli rolü olan Horasan Valisi Çağrı Bey’in oğlu olan Alparslan, 20 Ocak 1029’da doğdu. İyi bir tahsil gördü, sayısız zafer kazanarak mertliği ve iyi kumandanlığı ile ün saldı.  27 Nisan 1064’te büyük bir törenle tahta çıktı. 1070 yılında, Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan’a girdi, sınırdaki kaleleri fethetti ve “Mısır Seferi”ne karar verdi…

Alparslan’ın Mısır Seferine çıktığını öğrenen Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) son bir hamle yapmayı düşündü. Azerbaycan’a kadar giderek Türk kalelerini zapta ve Türkleri Anadolu’dan atmaya karar verdi. 13 Mart 1071’de 200.000 kişilik Bizans ordusu yola çıktı.

Bunu haber alan Alparslan da askerlerini topladı, atından inerek secdeye vardı ve; “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra atına binerek askerlerine döndü ve şöyle hitap etti: “Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir…”

Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan son derece zekîce bir harp taktiği planlamıştı. 26 Ağustos Cuma günü hilal şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında çarpıştı. Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir edildi. Bu zaferle  Anadolu kapıları Türklere açılmış oldu…

Sultan Alparslan, tarihî zaferlerinin yanı sıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama tesisleri yapmak suretiyle de büyük hizmetler yapmıştır. İslamiyet’i içten yıkmaya çalışan bid’at fırkalarıyla çok mücadele etmiştir. Hatta bir gün; “Kaç defa söyledim. Biz, bu ülkeleri Allahü tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz Müslümanlarız, bid’at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teala, halis Türkleri aziz kıldı” demiştir…

25 Kasım 1072’de 42 yaşındayken huzuruna bir hileyle çıkan Batıni fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi adlı bir hain tarafından şehit edilen Alparslan, Tahran yakınlarındaki Rey şehrine defnedildi. Ruhu şad olsun…

Gemiye bindi, ama parası yoktu!..

Gemiye bindi, ama parası yoktu!..



Basra’da yetişen velilerden Mâlik bin Dinar hazretleri, Hasan-ı Basri hazretlerinden “feyz” alıp, veliler arasına girdi… Ama kendisini gizler, evliya olduğunu bilmezdi kimseler.

Bir gün evden çıktı.

Gidip bindi bir gemiye.

Az sonra gemici geldi.

“Ücretini ver!” dedi.

Ancak hiç para yoktu üzerinde. Zira hırsız, cüzdanını çalmıştı.

“Param yok, sonra versem olmaz mı?” buyurdu.

Gemici Hristiyan’dı.

Birden sinirlendi!

Ve bir “tokat” vurdu yüzüne! Hatta adamlarını çağırıp bayıltıncaya kadar dövdürdü ve “Eğer ücreti şimdi vermezsen seni suya atarız!” diye de tehdit etti!

O, cevap vermedi…

Onlar da kızdılar!

Ve kol ve bacaklarından kaldırıp tam denize atacaklardı ki, o esnada denizde ne kadar balık varsa su üstüne çıkardılar başlarını.

Her birinin ağzında bir şey vardı…

Dikkatle baktılar.

“Altın lira” vardı.

Bunu görünce donakaldılar şaşkınlıktan! Hiç böyle bir şey görmemişlerdi ömürlerinde.

Onun, Allah dostu bir “veli” olduğunu anlayıp usulca yere indirdiler…

Mübarek zat elini uzattı.

O balıklardan “iki altın” alıp verdi o gemiciye.

Ama “kalbi kırık” olarak.

Gemici çok pişmandı.

“Ne olur affet bizi, kıymetinizi bilemedik” dedi.

O, cevap vermeyip çıktı gemiden.

Ve suda yürüyüp geçti karşıya…

Fakir, muhtaç demektir

Fakir, muhtaç demektir



Resulullah efendimizin Allahü teâlâdan istediği ve övündüğü fakirlik, her zaman, her işte, Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir.

 

 

Sual: Peygamber efendimizin övündüğü fakirlik, bizim bildiğimiz fakirlik midir?

Cevap: Fakir, muhtaç demektir. İslamiyette, asli, temel ihtiyacından fazla ve kurban nisabı miktarı malı olmayana fakir denir. Resulullah efendimizin Allahü teâlâdan istediği ve övündüğü fakirlik, her zaman, her işte, Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir. Abdullah Dehlevî hazretleri, Dürr-ül-me’ârif kitabında buyuruyor ki:

“Tasavvufta fakir, muradı olmayan, yani Allahü teâlânın rızasından başka dileği olmayan demektir.” Böyle olan kimse nafaka olmayınca, sabır ve kanaat eder. Allahü teâlânın iradesinden razı olur. Allahü teâlâ emrettiği için rızık kazanmaya çalışır. Çalışırken, ibadetlerini terk etmez ve haram işlemez. Kazanırken de, kazandığını sarf ederken de, İslâmiyete uyar. Böyle kimseye zenginlik de, fakirlik de faydalı olur. Dünya ve ahiret saadetine kavuşmasına sebep olur. Fakat, nefsine uyarak, sabır ve kanaat etmeyen kimse, Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı olmaz. Fakir olunca, az verdin diye, itiraz eder. Zengin olursa, doymaz, daha ister. Kazandığını haramlara sarf eder. Zenginliği de, fakirliği de, dünyada ve ahirette felaketine sebep olur.

***

Sual: Bir menfaat elde etmek için, devlet adamları ve zenginlerle görüşmek, dinimiz açısından uygun mudur?

Cevap: Bir menfaate kavuşmak düşüncesiyle, devlet adamları ve zenginlerle görüşmek, arkadaşlık yapmak tezellül olur. Zaruret olursa, bu müstesnadır. Böyle kimselerle karşılaşınca ve bunlara selam verirken eğilmek de tezellüldür, büyük günahtır. Bunlara ibadet için eğilmek ise, küfür olur yani imanı giderir.

***

Sual: Sevabı Peygamber efendimize olmak üzere kurban kesilebilir mi?

Cevap: Resulullah efendimiz iki kurban keserdi. Biri kendisi için, biri de ümmeti için idi. Resulullah efendimiz için de kurban kesmek müstehabdır ve çok sevaptır.

***

Sual: Evi, dükkânı olup da zor geçinen kimseye zekât verilebilir mi?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Hazânet-ül-müftîn ve Eşbâh kitaplarında deniyor ki:

“Evleri ve dükkânları olanın, aldığı kiraları, tarlası olanın, tarlasının mahsulü veya kirası, çoluk çocuğunu beslemeye yetişmezse, bu kimse fakir sayılır, zekât alması caiz olur.” Görüldüğü gibi burada fetva, İmâm-ı Muhammed’e göre verilmiştir.

Günaha önem vermemek!..

Günaha önem vermemek!..



Müslümanım diyen kimsenin, kâfirlere mahsus şeyleri zaruret olmadan yapmaması ve kullanmaması lâzımdır.

 

Hüseyn bin Şuayb hazretleri Şafiî fıkıh âlimidir. Türkistan’da, Merv şehrindendir. 430 (m. 1039)’da vefât etti. Bir dersinde buyurdu ki:

Müslümanım diyen kimsenin, kâfirlere mahsus şeyleri zaruret olmadan yapmaması ve kullanmaması, kâfir zan olunmaktan çekinmesi lâzımdır. Bir insan, başka bir dîne mahsus olan bir işi yapmakla, o dîne girmiş olması lâzım gelmezse bile, o dîne mahsus şeyin kendinde görünmesini kabul etmiş olur. Böylece, kalbindeki îmanın sarsılmış olduğu düşünülebilir. İmâm-ı Azam ebû Hanîfe, (İslâmiyete hangi yol ile girilirse yine o yol ile çıkılabilir) buyurmuştur. Buradaki yol, kalbin inanması demektir. Yani, kalbe iman girince, Müslüman olur. Kalpten iman gidince, Müslümanlıktan çıkar, buyurmaktadır.

Müslümanlar, Müslümanlığa mahsus şeyleri yapmakla, alay olunmasını düşünmemeli. Hürmet duyulacağını düşünmeli ve bu hareketinden şeref duymalıdır. İslâm âlimlerinin bildirdiği şeyleri kalpteki imanla bunun ne alâkası var diyerek hafif görmek câiz değildir. Çünkü, kalpten bütün azaya yol vardır. İslâmiyetin emrettiği işler, iyidir. Yasak ettiği işler, kötüdür. İnsanlar, bugün bunu anlamasalar da, doğrusu budur.

İslâmiyetin yasak ettiği şeyler yapılınca, kalp kararır, katılaşır. Büyük günahlar çok yapılırsa, iman gidebilir. İslâmiyetin emrettiği vazifeleri yerine getirmek lâzım olduğu gibi, her birinin vazife olduğuna inanmak da ayrıca lâzımdır. Böyle inanan bir Müslüman, bu vazifeleri elbette seve seve yapacaktır. Kalp ile inanmak, Müslümanlığın temeli olduğu gibi, amellerin de en üstünü budur. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) hazretlerine işlerin en üstünü hangisidir diye sorulunca, (Allaha ve Resûlüne inanmaktır) buyurduktan sonra, âmentüyü okumuştur. Bu hadis-i şerif Buhârîde yazılıdır.

İslâmiyette imanın esas olması, amellerin, ibâdetlerin önemini azaltmaz. Çünkü amellerin yapılmasına sebep, imandır. Sebebin kuvvetli olması, neticeyi emniyet altına alır. İmanı kuvvetli olan bir Müslüman, amellere daha çok önem verir. Müslümanların her amele, her vazifeye de ayrı ayrı iman etmesi lâzım olduğu için, günah işleyenler, imanlarının sarsılacağını, hattâ gideceğini düşünerek titrerler. Hattâ bir günahı işlemeyen kimse bile, o günaha önem vermese, ne olurmuş dese, kâfir olur.

Kimin için nöbet tutuyoruz?

Kimin için nöbet tutuyoruz?



“Biz okulda öğrenci değil miyiz? Biz kimin için nöbet tutuyoruz, neden nöbet tutuyoruz?..”

 

Yine hatıralar canlandı gözlerimin önünde… Daha dün gibi hatırladım o sıkıntılı günleri…

Mescitte patlayan bombanın gürültüsünü ve yaşananları…

Yıl 1979 Haziran aynın ilk günleri… Savaştepe Eğitim Enstitüsü son sınıf yani 2. sınıf öğrencisiyim… İlkokuldan sonra Savaştepe Öğretmen Okuluna gittiğim için, benim dönemimde okula giren öğrencilerin hemen hemen tamamını tanıyordum. Ancak, Eğitim Enstitüsüne başka liselerden gelen öğrenciler de çoktu. Onlarla da yeni yeni tanışıyorduk.

Siyasetin en hızlı dönemleriydi. Sağ hükümet başa geçerse, okul aynı günde sağ görüşte olanların, sol hükümet başa geçerse sol görüşte olanların eline geçiyordu.

Hemen her gün birkaç genç arkadaşımız yaralanıyor hatta ölenler oluyordu.

Okulda okulla, derslerle, eğitim ve öğretimle alakası olmayan bir nöbet listesi çıkarılmıştı.

Okulda asker gibi sabaha kadar nöbet tutardık.

“Biz okulda öğrenci değil miyiz? Bu nöbet işi nedir? Biz kimin için nöbet tutuyoruz, neden nöbet tutuyoruz?”

O zamanlar bu ve benzeri cevapsız soruları çok düşünüyordum. Samimi olduğum arkadaşlarımla da durumları, olayları hep yorumlar değerlendirirdik:

“Ne olacak bu memleketin hâli? Ne olacak bizim durumumuz?” derdik. Bir grubun yaşaması için bir grubun yok olması mı gerekiyordu? Ama hangi grup yok olacaktı? Nasıl olacaktı? Bir türlü işin içinden çıkamıyorduk.

Okulun bitmesine de on beş gün kalmıştı. Tek amacımız vardı okulu bitirebilmek.

Zil çaldığı zaman okula koşturuyorduk. Zil çalmadan okuldan çıkıyorduk. Ders aralarında hiç sınıftan çıkmıyorduk. Ama o aralarda bile itiş kakış ve yediğimiz tekmelerin haddi hesabı yoktu. Zaten iki gün daha devam edebilsek, bir sıkıntı olmayacaktı.

Okulun ilk öğrencisi olduğumdan da hocalarımızın hepsi beni tanır ve çok severlerdi:

“Üzeyir’e sakın dokunmayın” derlerdi.

Çünkü bizim bir amacımız vardı o da bir an önce okulu bitirebilmekti. Ben okulun yatılı öğrencisiydim. Akşam namazını kıldıktan sonra, aynı sınıfta ve çok samimi olduğum bir arkadaşımla birlikte okulun içinde gezindik. Bu arkadaşım Eğitim Enstitüsüne başka ilden gelmişti. Kendisi İmam Hatip Lisesi mezunuydu ama nedense namaza karşı tembeldi. Çok ısrar ediyordum, “gel namazını kıl” diye.

“Üzeyir şimdi beni zorlama, ben sonra kılacağım. Şimdi kılamayacağım” gibi sözlerle üzerindeki tembelliği atamıyordu. DEVAMI YARIN

Mektubat

Tam Ilmihal

İslam Ahlakı

Namaz Kitabı

Hüseyin Hilmi Işık

button_HHI_Sesli2