Bizim Sayfa

“Namaz, müminin miracıdır”

“Namaz, müminin miracıdır”



“Namaz, dinin direği, müminin miracıdır. Onu en iyi şekilde kılmaya gayret etmelidir.”

 

 

Sual: Peygamber efendimizin; “Namaz müminlerin miracıdır” hadisinde anlatılmak istenen nedir?

Cevap: İmandan sonra, en kıymetli ibadet, namazdır. İman gibi, onun da güzelliği, kendindendir. Başka ibadetlerin güzelliği, kendilerinden değildir. Peygamber efendimiz, rahatını, huzurunu, namaz kılmakta bilirdi. Hadîs-i şerifte;

(Allah ile kul arasındaki perdeler, ancak namazda kaldırılır) buyuruldu. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

“Namaz, bütün ibadetleri kendisinde toplamıştır. İslamın beşte bir parçası ise de, bu toplayıcılığından dolayı, yalnız başına, Müslümanlık demek olmuştur. İnsanı Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işlerin birincisi olmuştur. Âlemlerin efendisine mirac gecesi, Cennette nasip olan rü’yet şerefi, dünyaya indikten sonra, dünyanın hâline uygun olarak kendisine yalnız namazda müyesser olmuştur. Bunun içindir ki; (Namaz müminlerin miracıdır) buyurmuştur. Onun yolunda, izinde giden büyüklere, o rü’yet devletinden, bu dünyada büyük pay, namazda olmaktadır. Namaz, üzüntülü ruhlara lezzet vericidir. Namaz, hastaların, rahat vericisidir. Ruhun gıdası, kalbin şifası namazdır. (Ey Bilal, beni ferahlandır!) diye ezan okumasını emir buyuran hadîs-i şerif, bunu göstermekte, (Namaz, kalbimin neşesi, gözümün bebeğidir) hadîs-i şerifi, bu arzuya işaret etmektedir. Namazın hakikatini anlamış olan bir kimse, namaza durunca, sanki, bu dünyadan çıkıp ahiret hayatına girer, ahirete mahsus olan nimetlerden bir şeylere kavuşur. Bu nimet, yalnız bu ümmete mahsustur.”

Hazret-i Ali, namaza durduğu zaman, bütün âlem alt-üst olsa, hiç haberi olmazdı. Bir harpte, mübarek ayağına ok saplanmış ve okun demir kısmı kemiğe girmişti. Bunu çıkartmak için, kendisinin bayıltılması gerektiği söylenince;

-Bayıltamaya gerek yok, ben namaza durduktan sonra çıkarırsınız cevabını vermiştir.

Nitekim namaza durunca, Cerrah, o demir parçasını çıkartır ve yarayı sarar. Hazret-i Ali;

-Ben o demir parçasını çıkardığınızı hissetmedim, buyurur.

Muhammed Ma’sûm hazretleri;

“Namaz, dinin direği, müminin miracıdır. Onu en iyi şekilde kılmaya gayret etmelidir” buyurmuştur.

Mirac gecesinde Peygamber efendimize ihsan olunan nimetler, bu dünyada, Onun ümmetine yalnız namazda tattırılmaktadır.

"Duâ edin, oğlum olsun"

“Duâ edin, oğlum olsun”



Evliyânın büyüklerinden Mazhar-ı Cân-ı Cânân hazretlerinin her duâsı kabul olurdu…

Sevdiği bir dostu vardı.

Bir gün huzûruna geldi.

“Efendim, ne olur, bir duâ edin de Hakk teâlâ bana bir oğul versin” diye yalvardı.

Büyük zât severdi onu.

O da buna güvenerek büyük velînin kaftanına yapışıp;

“Efendim, vallahi bana bu konuda ‘bir müjde’ vermedikçe, eteğinizi bırakmam” deyiverdi.

Mübârek zât gözlerini kapadı.

Bir müddet murakabeye daldı.

Rabbine yalvardı.

Ve başını kaldırıp;

“Üzülme, Allahü teâlâ sana çok yakında bir erkek evlât verecek” buyurdu.

Adam sevinerek gitti.

Aradan bir sene geçti…

Bir “erkek çocuğu” oldu adamcağızın.

Sevinçten uçuyordu.

● ● ●

Bir gün de bir kimse geldi.

Ve bu büyük velîye;

“Bana nasîhat eder misiniz” diye istirham etti.

Mübârek zât;

“Peki” dedi.

Ve buyurdu ki:

“Kardeşim, Senden önce yaşayan insanlar hep öldü. Bütün dedelerin de öldüler, şimdi sıra sende… Çok yakında sen de öleceksin.”

Böyle dedi.

Ve ekledi:

“Orada cennet ve cehennemden başka gidecek yer yoktur. Öyleyse ona göre yaşa bu dünyada.”

Çok soru sormak iyi görülmemiştir!

Çok soru sormak iyi görülmemiştir!



​İmânı kâmil bir

mümin olmak…

 

“Allahü teâlâ üç şeyi sizin için iyi görmedi. Birincisi dedikodu, ikincisi çok soru sormak, üçüncüsü malı zayi etmek.”

 

Süreyc bin Yûnus Mervezî hazretleri hadîs âlimlerindendir. 235 (m. 849)’da Bağdâd’da vefât etti. Hadîs âlimleri arasında “İmâm” derecesine yükselenlerdendi. Rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerden bazıları şunlardır:

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Kıyâmet gününde Allahü teâlânın katında, insanların en kötüsü olarak ikiyüzlü kimseyi görürsün.”

Behz bin Hakîm’in dedesi şöyle dedi: Resûlullah Efendimizden duydum. Buyurdu ki: “Konuşurken, yanındakileri güldürmek için yalan söyleyen kimseye yazıklar olsun, ona yazıklar olsun, ona yazıklar olsun.”

Abdullah İbni Abbâs (radıyallahü anhüma) da şöyle anlatıyor: “Resûlullah Efendimiz zemzemden ayakta olduğu hâlde içerlerdi.”

Hasen (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz  buyurdu ki: “Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bir kimsenin dili doğru olmadıkça kendisi doğru olmaz. Kalbi doğru olmadıkça, dili doğru olmaz. Bir kimse, komşusu onun kötülüklerinden emîn olmadığı müddetçe, imânı kâmil bir mümin olamaz.”

Enes bin Mâlik (radıyallahü anh) rivâyet etti. Resûlullah Efendimiz buyurdu ki: “Kimin dünyâda iki dili olursa, Allahü teâlâ, kıyâmet gününde onun için ateşten iki dil yapar.”

Vâsıla bin Hattâb Kureşî (radıyallahü anh) anlattı: Mescid-i Nebî’ye Resûlullah efendimiz gelen şahsı görünce, onun için yer açtılar. Bunun üzerine o şahıs, “Yâ Resûlallah! Müsait ve oturulacak yer var” deyince, Resûlullah efendimiz; “Müslümanın, Müslüman üzerinde hakkı vardır. Müslüman, Müslümanı görünce onun için yer açar” buyurdu.

Âişe (radıyallahü anhâ) vâlidemiz; “Yâ Resûlallah! İki tane komşum var. Hangisine hediyede bulunayım?” diye sorunca, Resûlullah Efendimiz: “Kapısı en yakın olana” buyurdular.

Mu’âz (radıyallahü anh) buyurdu ki: “İki Müslüman karşılaşıp da, biri diğerinin elini tutup, güler yüz gösterip tebessüm ederse, ağaç yapraklarının döküldüğü gibi ikisinin de günahları dökülür.”

Resûlullah efendimiz buyurdu ki: “Allahü teâlâ üç şeyi sizin için iyi görmedi. Birincisi dedikodu, ikincisi çok soru sormak, üçüncüsü malı zayi etmek.” [İnsanın, kendisine lâzım olmayan şeyleri konuşması, lüzumsuz yerlerde malını harcaması, bilinmesine ihtiyaç duyulmayan mevzûlarda soru sorması iyi görülmemiştir.]

İman, bir nesep işi değil, nasip işidir

İman, bir nesep işi değil, nasip işidir



Cenab-ı Hakk’ın insanoğluna en büyük ihsanı, (Şerh-i Sadr) nîmetidir. Bu da, kalbin açılması ve oraya iman nurunun girmesidir.

 

Allahü teâlâ, sevdiği ve dilediği kulunu iman ve hidayete kavuşturur. Ona, kendisine ibadet etmeyi ve diğer kullarına karşı da güzel ahlak sahibi olmayı  nasip eder. İman, ibadet ve ahlak bilgileri, İslâmın temelidir. Bunlar “İlmihal” kitaplarında kolayca öğrenilir. Müslümanın hayat bilgisi bunlardır. Aynı değerlere inanan kişilerin bir arada yaşamasını sağlayan ortak bir kültür, ancak “İlmihal Medeniyeti”ne ulaşmakla elde edilir. İmanları ve amelleri/işleri  aynı olan insanlar birbirini sever. Bunun için, “Camiye gidenler sevişir, meyhaneye gidenler dövüşür” denilmiştir.

Cenab-ı Hakk’ın insanoğluna en büyük ihsanı, (Şerh-i Sadr) nîmetidir. Bu da, kalbin açılması ve oraya iman nurunun girmesidir. Seyyid Abdülhakim-i Arvasî hazretlerinin, “Allah bir kuluna iman verdi, ona ne vermedi ki? İman nasip olmayana verdiği  ne ki?” sözü, bu hakikati haber vermektedir. İman ve hidâyete kavuşan, dünya ve âhiret saadetine kavuşmuş demektir. Bu da, bir nesep işi değil, bir nasip işidir.

Peygamberimiz “aleyhisselâm” buyurdu ki: “Kalbe imân nûru girince, genişler ve açılır.” Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân) “Yâ Resûlallah! O nûrun kalbe girmesinin alâmeti, işâreti nedir?” dediler. Buyurdu ki: (Alâmeti, kulun, yüzünü ebedî olan âhirete dönmesi, aldatan ve yoldan çıkaran dünyadan ve ona tutulmaktan uzaklaşıp kurtulmasıdır.)

Dünya görünüşte süslüdür, yaldızlıdır, ama aldatıcıdır, hilecidir. Kendini sevenlerin gönüllerini çalar. Peygamberlik basireti, gözüyle ve iman nuru ışığıyla bakılınca, yakînen görülür ve anlaşılır ki, dünya işlerinin temeli sakat ve dayanıksızdır. Âhiret ise daimi ve sonsuzdur. Bu anlayışa erişen kimse, yüzünü fâni olan dünyadan çevirir, kalp gözünü sonsuzluk âlemine döndürür ve yolculuk için lâzım olan sevap azıklarını bulundurur. Kişinin göğsünün inşirahından, açılmasından nasibi, bu iman nurundan olan nasibi kadardır. Bunun da miktarı kalbindeki ferahlıkla ölçülür. Çünkü nurun, sinenin açılmasında ve kalbin ferahında tesiri tamdır. Bu sebeptendir ki, dünyadaki ışığın bile, gönül rahatlığına, kalp ferahlığına, karanlığın da, sıkılmaya, daralmaya yol açması, sebep olması büyüktür. Bunun için demişlerdir ki: Nefs-i natıka/insanî rûh, nura, ışığa âşıktır… Nerede bir ışık hüzmesi, parıltısı bulsa, o tarafa döner ve o yöne koşar. Bu yüzden aydınlık yerde uyku az gelir. Zira ruh, aydınlığa nura olan teveccühü sebebiyle içeriden dışarıya gelir. Karanlık olunca, içe çekilir ve uykuya dalar…

Şairin bir beytinde söylediği gibi: Sana visal meclisinde, göz uyku yüzü görmez/Yüzünün kandili önde, uykuya sıra gelmez…

Rabbim öfkeden korusun

Rabbim öfkeden korusun



“Zavallı gelin vurulmaktan kurtulmuştur ama korkudan eli ayağı titremektedir. Şoka girmiştir!..”

 

 

Kadıncağız eli ayağı birbirine dolaşmış, dizlerinin bağı çözülmüş, benzi kül gibi olmuştur.

Bir gözü, tam alnına dayalı tabancanın karanlık namlusunda olduğu hâlde alelacele elindeki kepçeyi tencereye daldırır. Pişip pişmediğine bile bakmadan eti tabağa doldurur. Eniştesine uzatır.

Kayınbirader, et dolu tabağı alır ve suratı bir karış, terk eder mutfağı.

Bir iki dakika içinde tabaktaki eti bitirmiştir. Tekrar gelir, bir tabak daha ister. Bir tabak daha… Yanında da bolca ekmek…

Gelin öyle korkmuştur ki tek laf edemez. Eniştesi üç tabak eti tıka basa midesine indirdikten sonra belki yaptığı kabalığa pişman bile olmuştur ama ses çıkartmadan çıkıp gider…

Zavallı gelin vurulmaktan kurtulmuştur ama korkudan eli ayağı titremektedir. Şoka girmiştir. Derken bir süre sonra işçilerle birlikte tütün tarlasından eve dönen aile fertleri hâliyle yemek bekler.

Gelin, o korku üzerine bir de işçilere sofra kurmanın telaşındadır.

Tabii et herkese yetmez. Bunun üzerine kayınpeder de sebebini sorup araştırmadan geline ağzına geleni sayar. Gelin yaşadığı travmayı öfkelenen kayınpederine de anlatamaz. Zaten gelinlik yapılmaktadır. Kayınpeder ile o yıllarda sesli konuşulamaz…

Aradan çok zaman geçmez. Üç tabak et yiyen kayınbirader fenalaşır. Hastaneye yetiştirirler. Müdahale edilir… Ama kimse evdeki gelinin hâlini görmez… Gelin o gece yarısına doğru müthiş bir bulantı ve kusmayla kendinden geçer.

Bu defa şaşkınlık içinde onu kaldırırlar hastaneye. Herkes galiba apandisiti patladı zanneder.

Hastaneye gider gitmez doktorlar ameliyata alırlar. Hamile olarak ameliyata alınan gelinin ameliyatı çok uzun sürer… Ameliyathaneden çıkartıldığında ise benzi sapsarıdır. Tabii bu durum narkozun etkisinden zannedilir. Ama hamile gelin bir daha uyanmayacaktır. Çünkü o gün tabancayla tehdit edilerek et istendiği sırada korkudan ödü patlamıştır. Doktorların dediğine göre safra tıkanıp patlamıştır.

Ameliyatta vücuda yayılan safrayı temizlemeye çalışmışlardır ama başarılı olamamışlardır.

Çok geç kalındığı için zavallı gelin hem de karnındaki bebesiyle birlikte zehirlenmiş, her ikisi de geride iki yavrusunu yetim bırakarak hayata veda etmiştir.

Şeker komasına giren enişte komadan kurtulmuştur ama gelinin ölmesine en çok o üzülmüş çok pişman olmuş günlerce ağlamıştır. Ne var ki bu pişmanlık fayda vermez…

Rabbim hepimizi kontrol edemediğimiz öfkelerden korusun.

Selma Ketenci-Samsun

Mektubat

Tam Ilmihal

İslam Ahlakı

Namaz Kitabı

Hüseyin Hilmi Işık

button_HHI_Sesli2