Bizim Sayfa

"Köpekler de bayram etsin!.."

“Köpekler de bayram etsin!..”



 

O devrin evliyasından Yahya bin Muaz-ı Razi hazretleri, bir gün Ahmed bin Hadraveyh hazretlerini ziyarete geldi.

Uzaktan gelmişti.

Bu eve yerleşti.

Hanımı Fatıma, buna o kadar sevindi ki, o zatın şerefine birçok koyun kesip ziyafet verdi o yörenin halkına.

Evini, şamdanlarla donattı.

Hizmetçisine emredip;

“Merkebi de kesin!” dedi.

O da emri getirdi yerine.

Beyi bunu öğrenince;

“Yâ Fatıma, merkebi niçin kestiriyorsun?” diye sordu.

O da cevap verip;

“Kerem sahibi bir ‘Allah dostu’, kerem sahibi bir ‘Allah dostu’nu ziyarete gelmiş. Bu, ne büyük bir şeref. Biz insanlar bayram yaptığımız gibi köpekler de bayram etsin istedim, onun için” dedi

● ● ●

Bu zat bir sohbetinde “Fütüvvet yani mertlik; düşmanlık edene iyilik yapmak, seni sevmeyene ihsanda bulunmak, sevmediğinle de tatlı konuşmaktır” buyurdu.

Ve ilâve etti:

“Az konuşun, az uyuyun ve az gülün. Zira çok kahkaha, kalbi öldürür.”

● ● ●

Bir gün de sohbetinde “Kim Allahü teâlâya itaat ederse Allah’ın mahlukları da ona itaat ederler” buyurdu.

Ve ilâve etti:

“Büyüklerden biri ‘Günah işlediğimi, atımın bana olan huysuzluğundan anlıyorum’ buyurmuştur.”

Benim de aklım almıyor ama...

Benim de aklım almıyor ama…



Görevli yemin etti. “Hocam, benim de aklım almıyor ama öyleymiş, sen bir Adıyaman’a git” dedi…

 

 

1984-85 yıllarında Türkiye’nin hemen hemen tamamının elektriğe ve telefona kavuştuğuna inanıyorum…

Yine Özal Amerika’dan konuşuyordu, Antalya’da sinevizyon yoluyla Türkiye onu izliyordu. “Olamaz böyle bir şey” diyorduk.

Kütahya’da bir evde bulaşık makinesini gösteriyordu. “Kısa zamanda herkes bu bulaşık makinesini kullanacak” diyordu.

Hanıma “Bu kadarı da olamaz. İşte bu konuda biraz abartıyor” dedim. “Çamaşır makinesini anlıyorum da, bulaşık makinesi nasıl olur, bulaşıklar nasıl yıkanacak, bu tabaklar, bardaklar kırılmaz mı?” diyordum.

Hanım “Ne bileyim, herhâlde suyu püskürtüyordur” dedi.

“Su püskürtmekle bulaşık yıkanır mı?” dedim.

Hanım “Üzeyir bu adam yalan söylemez yakında bulaşık makinesinin nasıl olduğunu görürüz” dedi…

1983 yılında Balıkesir’de kooperatife girmiştim. 1985 yılında, Allah rahmet eylesin amcam; “Bana hemen vekâletname göndermen gerekli” dedi. Nasıl olacaktı? Balıkesir’e kendim gidecektim.

Kâhta’da postaneye gittim. Durumumu anlattım. Görevli memur;

“Hocam Adıyaman Postanesine faks diye bir makine gelmiş, kâğıdı makineden veriyormuşsun aynısını karşı taraftan alıyormuşsun” dedi.

“Benimle dalga geçme” dedim. Görevli yemin etti. “Hocam, benim de aklım almıyor ama öyleymiş, sen bir Adıyaman’a git” dedi.

Çok düşümdüm. Benim de aklım almıyordu ama hemen Adıyaman’a gittim. Adıyaman-Kâhta arası çok da uzak değildi, 30 km civarındaydı. Adıyaman Postanesine gittim. Durumumu anlattım.

“Hocam bir tane makinemiz geldi, evrakını ver” dedi.

Evrakı verdim. Görevli düğmeye bastı. Vekâletnameyi bana geri verdi. “Hocam işlem tamam, evrakınızı Balıkesir’de postaneden alsınlar” dedi.

“Hemşehrim beni oyalama, şimdi bu evrak Balıkesir’e gitti mi?” dedim. Postanedeki görevli bile;

“Hocam, benim de bu işe aklım almıyor ama evrak gitti. Herkes de böyle aldığını söylüyor. Buraya da bu şekilde başka illerden evrak geliyor” dedi.

Yine postaneden Balıkesir’i, amcamı aradım durumu anlattım. O da “Benimle dalga geçme” diyordu. “Sen postaneye git” dedim. Postaneye gidip evrakı alınca amcam da çok şaşırmıştı…

İşte Özal buydu. İşte milliyetçilik buydu.

1987 yılında Samsun’a, 1990 yılında da Kütahya’ya rotasyondan tayinimiz çıkmıştı. Artık gittiğimiz köylerde “elektrik var mı yok mu?” diye düşünmüyorduk. DEVAMI YARIN

Çalışabilenin zekât istemesi haramdır

Çalışabilenin zekât istemesi haramdır



Eli ayağı tutup da çalışabilenin zekât istemesi haramdır. İstemediği hâlde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz.

 

Hamîdüddîn Râmûşî hazretleri hadîs, fıkıh ve tefsîr âlimidir. Buhârâ’da doğdu. 666 (m. 1268)’de vefât etti. El-Fevâid kitabında şöyle yazmaktadır:

Kur’an-ı kerimde, çok yerde namazla zekât beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekâtı verin) buyuruluyor. Zekât vermeyene, Allah lanet eder. Kıtlıklara maruz kalır, temiz malını kirletmiş olur, o mal telef olur.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(En faziletli ibadet namaz, sonra zekâttır.)

(Allahü teâlâ, malınızın temizlenip güzelleşmesi için zekâtı farz kıldı.)

(Zekât vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hâsıl olacak sevaba kavuşamaz.)

(Zekât vermeyen, temiz malını kirletmiş olur.)

(Zekât vermeyen kimse, kıyamette ateştedir.)

(Zenginlerin zekâtı fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.)

(Zekatını veren o malın şerrinden korunmuş olur.)

Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz;

(Zekâtı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurup şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:

(Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar. O mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [Âl-i İmran 180]

Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekâtını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekât kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur’an-ı kerimde, (Malı, parayı biriktirip zekâtını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. [Tövbe 34, 35]

Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekât istemesi haramdır. İstemediği hâlde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz.

Zekât, nisaba malik olmayıp çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri milletin içinde kırkta bir oranında yaratmıştır.

İki cihan saadetine kavuşmak
İki cihan saadetine kavuşmak



 

İki cihan saadetine kavuşmak; dünya ve ahiretin efendisi olan, Muhammed aleyhisselama tabi olmaya bağlıdır.

 

Sual: Bir kimsenin, dünyada ve ahirette saadete kavuşması, rahat ve mesut olması ne ile mümkün olur?

Cevap: İki cihan saadetine kavuşmak, ancak ve yalnız, dünya ve ahiretin efendisi olan, Muhammed aleyhisselama tabi olmaya bağlıdır. Ona tabi olmak için, iman etmek, İslâmiyeti öğrenmek ve yapmak lazımdır. Kalpte doğru imanın bulunmasına alamet, kâfirleri düşman bilip, onlara mahsus olan ve kâfirlik alameti olan şeyleri yapmamaktır. Çünkü İslâm ile küfür, birbirinin zıddıdır. Birinin bulunduğu yerde, diğeri bulunamaz, gider. Bu iki zıt şey, bir arada bulunamaz. Bunlardan birisine kıymet vermek, diğerini kötülemek olur. Allahü teâlâ, sevgilisi olan Muhammed aleyhisselama, çok merhametli olan Peygamberine, İslâm düşmanları ile muharebe etmeyi ve onlara sertlik göstermeyi emrediyor. İslâm düşmanlarına sert davranmak huluk-ı azimdendir. İslâmiyetin izzeti ve şerefi, küfrün, kâfirlerin hakir ve zelil olmasındadır. Kâfirlere izzet veren, hürmet eden, Müslümanları tahkir etmiş, alçaltmış olur. Hak teâlâ, Âl-i İmrân sûresinde kâfirlere kıymet verenlerin ve küfre tabi olanların aldandıklarını ve pişman olacaklarını beyan buyurarak;

(Ey benim sevgili Peygamberime inananlar! Eğer, kâfirlerin sözlerine aldanıp da, Resulümün yolundan ayrılırsanız, kendilerine Müslüman süsü veren din düşmanlarının, yani zındıkların uydurma ve yaldızlı sözlerine kapılarak, imanınızı çaldırırsanız, dünyada ve ahirette ziyan edersiniz) mealindeki 149. âyet-i kerimeyi gönderdi.

Allahü teâlâ, inkâr edenlerin, kendisinin ve Peygamberinin düşmanı olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek ve onlarla kaynaşmak, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine düşman olmaya sürükler. Bir kimse, kendini Müslüman zanneder, kelime-i tevhidi söyleyip, inanıyorum der, namaz kılar ve her ibadeti yapar. Halbuki bu kimse, bilmez ki, böyle çirkin hareketleri, onun imanını temelinden götürmektedir.

***

Sual: Selam verirken veya alırken eğilmek günah mıdır?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Berîkada deniyor ki:

“Selam verirken ve alırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte; (Karşılaştığınız zaman, birbirinize eğilmeyiniz, kucaklaşmayınız!) buyuruldu. Allahü teâlâdan başkası için rüku ve secde yapmak haramdır.”

Kıyâmet gününde amelleri tartılmayanlar
Kıyâmet gününde amelleri tartılmayanlar



Kıyâmet günü, dünyada felaketlere maruz kalmış olanlar getirilir. Bunların amelleri için mîzanlar kurulmaz, amelleri tartılmaz ve kendilerine mükâfatlar yağdırılır…

 

Önceki ümmetlerden birinin peygamberi, Allahü teâlâya şöyle niyaz eder:

“Yâ Rabbi! Mümin kulların sana itâat ederler. Emirlerini yerine getirirler. Yasakladığın şeylerden sakınırlar. Böyle olmakla beraber bunlar, birçok dünyalık nimetlerden mahrum olurlar, hatta belalara ve musibetlere maruz kalırlar. Buna karşılık imansızlar ise sana itaat etmezler. Yasaklarından kaçınmazlar. Senin emirlerini yerine getirmezler. Böyle olduğu hâlde bunlar, her türlü dünyalık nimetlere sahip olurlar. Belalardan, musibetlerden, felâketlerden uzak kalırlar. Bunun hikmeti nedir?”

Allahü teâlâ, bu peygamberine vahiy ile şu cevabı verir:

“Müminler benim kullarımdır. Belalar, felaketler, musibetler ve nimetler de benimdir. Her biri beni anar, tesbih eder. Müminin günâhı bulunur. Bazen ben onu bir kısım dünya nimetlerinden mahrum eder, musibetlere düçâr ederim. Bu hâl, onun günâhlarına kefâret olur, günâhları mağfirete uğrar. Böylece, günâhsız olarak bana gelir. Ben de kendisini iyi amelleri ile mükâfatlandırırım. İmansızlara da dünyalık nimetlerini bol bol verir, musibetlerden uzak ederim. Böylece bana gelirler. Ben de onları günâhları sebebiyle şiddetle cezalandırırım.”

Kıyâmet günü olunca, dünyada iken iyi ameller işlemiş, fakat hiç felaketlere, belalara maruz kalmamış olanlar getirilir. Namaz, oruç, sadaka, zekât, hac gibi nice ameller mîzâna konur. Böylece mükâfatları ödenir… Yine, iyi ameller işlemiş olmakla beraber, aynı zamanda felaketlere de maruz kalmış olanlar da getirilir. Fakat bunların amelleri için mîzanlar kurulmaz, amelleri tartılmaz, defterleri açılmaz. Bilâkis, dünyada üzerlerine musibetlerin dökülmesi gibi, kendilerine mükâfatlar yağdırılır…

***

Allahü teâlâ, kıyâmet günü mazeret beyan etmemeleri için, dört insanı, dört sınıf insana hüccet olarak gösterir:

1- Zenginlere karşı, Süleyman aleyhisselâmı hüccet olarak gösterir ve (Sen, Süleyman’dan daha zengin değildin. Onun zenginliği onu, bana ibâdetten alıkoymadı da, seni mi alıkoydu?) buyurur.

2- Esir ve kölelere karşı Yûsuf aleyhisselâmı hüccet olarak gösterir ve (Yûsuf da bir esîr ve bir köleydi. Onun bu hâli, kendisinin bana ibâdet yapmasına mâni olmadı da, sizinki mi mâni oldu?) buyurur.

3- Fakirlere karşı İsâ aleyhisselâmı hüccet gösterir ve (Îsâ’nın fakirliği, kendisinin bana kulluk etmesine mâni olmadı da, sizinki mi mâni oldu?) buyurur.

4- Hastalara karşı da Eyüp aleyhisselâmı hüccet gösterir ve (Bunca ağır olmasına rağmen Eyüp’ün hastalığı, kendisinin bana kulluk etmesine mâni olmadı da, sizinki mi mâni oldu?) buyurur.

Mektubat

Tam Ilmihal

İslam Ahlakı

Namaz Kitabı

Hüseyin Hilmi Işık

button_HHI_Sesli2