Bizim Sayfa

Hollanda'da yapılanlar zincirin bir halkasıdır!
Hollanda’da yapılanlar zincirin bir halkasıdır!



Bazı Avrupa ülkeleri ile Okyanus ötesi bazı ülkelerde, sistematik olarak, Türkler aleyhinde yazılar yazılmakta, sözler söylenmekte, kampanyalar yürütülmekte…

 

Son zamanlarda, Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, Hollanda, İngiltere, İsviçre… gibi, coğrâfî bakımdan nisbeten bize yakın olan bazı Avrupa ülkeleri ile Amerika gibi Okyanus ötesi diğer bazı ülkelerde, sistematik olarak, Türkiye, Türk Devleti ve Hükûmeti, Devlet Başkanı ve bütün Türkler aleyhinde yazılar yazılmakta, sözler söylenmekte, kampanyalar yürütülmekte; bunlar yetmiyormuş gibi, Türkiye aleyhinde olan bazı terör örgütleri desteklenmekte, organize ve finanse edilmekte, hattâ techîz edilmekte, silâhlandırılmaktadır.

Ayrıca bütün dünyâda, mukaddes kitâbımız Kur’ân-ı kerîme, Şerefli Peygamberimize, İslâmiyete ve Müslümânlara sözlü ve yazılı saldırılar, hakâretâmîz işler de bir haylî artmıştır. Batı Dünyâsı ve Amerika’da bir İslâmofobi meydâna gelmeye başlamıştır…

Hıristiyân devletlerin; kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, Avrupalılardan talimât almayan, bölgede, Türk Cumhûriyetlerinde, İslâm âleminde, hattâ bütün dünyâda söz sâhibi olmaya başlayan bir Türk devletini istemedikleri âşikârdır.

Aleyhimizde çalışan mezkûr devletlerin ortak özelliklerine baktığımızda, hepsinin de Hıristiyân olduklarını görmekteyiz. Hemen burada şu îkâzı yapalım ki, dînler arası ve medeniyetler arası savaşlar son derece tehlikelidir; târihte bunların çok büyük zararları görülmüştür, bir daha vuku bulmamalıdır.

[Orta Çağ’da yapılan, büyük ve uzun yıllar süren, dînlerarası ve milletlerarası savaşlar hâlâ unutulmamıştır. Bunların en büyükleri olan “Haçlı Seferleri” (1096-1270), Moğolların Asya ve Orta Doğu Seferleri, Avrupa’daki “Yüzyıl Savaşları” (1337-1453), yüz milyonlarca insanın ölmesine sebep olmuştur. Yine 1. ve 2. Dünyâ Harplerinde on milyonlarca insan kaybedilmiştir.]

Şevket Rado’nun vaktiyle neşrettiği “Târih” mecmûasında, aslen Rizeli bir âilenin çocuğu olan, ama 1916’da İstanbul’da doğup 1989’da yine İstanbul’da vefât eden doktor, yazar, şâir, ansiklopedist ve siyâsetçi, Dr. Fethi Tevetoğlu’nun yazdığı “Jön Türk Basını” başlıklı makâlede, Fransa’dan Hindistân’a kadar geniş bir coğrafyada Osmânlı Devleti ve İslâm ümmeti aleyhine neşredilen 48 gazete ve derginin adları, yayınlandıkları ülkeler, dilleri, tirajları, ne kadar müddetle devâm ettikleri, başmuharrir ve diğer muharrirleri ve sâire teferruâtıyla yazılmış, bunların icrâ ettikleri önemli fonksiyon da gözler önüne serilmiştir. [Bu konuda inşâallah, hem yarınki, hem de öbür haftaki makâlelerimizde bu mühim konuya devâm edelim.]

"Bekle, yakında tâyinin çıkar!”

“Bekle, yakında tâyinin çıkar!”



Kuzey Afrika’da yetişen ve kabr-i şerîfi Hamisre mevkîinde bulunan Ebül Hasan-ı Şâzilî hazretlerinin talebesinden biri, rüyâda Resûlullah Efendimizi gördü bir gece…

Elinde güzel bir “tâc” vardı.

Onu giydirdi gencin başına.

Genç çok sevindi.

Ne yapacağını şaşırdı.

Ve heyecan içinde uyandı uykudan.

Hemen doğrulup fırladı ayağa.

Abdest alıp namaz kıldı.

Rüyâdan çok duygulanmıştı!

Kendi kendine;

“Acaba tâbiri nasıldır?” diye düşünüp zor etti sabahı.

Ve erkenden koştu huzura.

Rüyâyı anlatacaktı.

Tâbirini soracaktı.

Mübârek zât, sevgiyle bakıp sordu bu talebesine:

“Sen bu gece rüyâ mı gördün evlâdım?”

“Evet hocam.”

“Peygamberimizi mi gördün?”

“Evet efendim.”

Büyük velî, rüyâsını baştan sona kadar anlatıp;

“Mübârek olsun evlâdım. Çok güzel, mânâlı bir rüyâ görmüşsün” buyurdu.

Delikanlı heyecanlıydı!

Sordu hemen:

“Tâbiri nedir hocam?”

Buyurdu ki:

“Bu, yakında kadı/hâkim olacağına alâmettir oğlum. Bekle, yakında çıkar tâyinin.”

Çok geçmedi.

Gerçekleşti bu iş.

Kadı olarak tâyin edildi bir beldeye…

"Sünneti terk etmekten daha kötü"

Sünneti terk etmekten daha kötü”



 

İbadette bir bidati yapmak, bir sünneti terk etmekten daha fenadır, kötüdür.

 

Sual: Dinde bir değişiklik yapmak yani bidat işlemek, bir sünneti terk etmekten daha mı büyük günahtır ve kötüdür?

Cevap: İbadette bir bidati yapmak, bir sünneti terk etmekten daha fenadır, kötüdür. Çünkü her bidat, ya bir sünneti yok eder, yahut sünnetle ilgisi olmaz. Bidat işlemek haram, sünneti özürsüz terk etmek mekruhtur. Bir sünneti özürsüz terk etmeyi sevap sanarak, sünneti terk etmek de bidat olur. Bir inanışın, bir işin veya bir sözün sünnet veya bidat olduğu bilinemediği zaman, bunu yapmamak lazım olur. Çünkü bidati terk etmek, yapmamak lazımdır. Sünneti yapmak lazım değildir. Lazım olmayan şey yapılmazsa kaza olunamaz. Bunun için namazların kılınmamış sünnetleri kaza olunmaz.

***

Sual: Bir kimse, su bulunmayan bir yerde, büyük abdestini yaptıktan sonra, kâğıt, kemik gibi şeylerle temizlik yapabilir mi?

Cevap: Su olmadığı zaman, gıda maddesiyle, gübre, kemikle, hayvan gıdası, yemi ile, kömür ve başkasının malı ile, saksı, kiremit parçası ile, kamış ve yaprakla, bezle, kâğıtla, tuğla, saksı, cam parçaları ve muhterem yani para eder şeyler, mesela ipekle, camiden atılan şeylerle, zemzem suyu ile taharetlenmek tahrimen mekruhtur. Boş kağıda da saygı lazımdır. Muhterem olmayan isimler, dine yaramayan yazılar bulunan kâğıt ve gazete ile istinca caizdir. Fakat, Kur’ân harfleri ile yazılmış hiçbir kâğıtla istinca edilmez.

***

Sual: Ezanın tercümesini, ezan yerine okumanın, dinen bir mahzuru olur mu?

Cevap: Ezan, herkese bildirmek demektir. Belli olan Arapça kelimeleri sırası ile okumaktır. Tercümesini okumak, ezan olmaz. Manası anlaşılsa da, Farsça ve başka dillerle okunmaz.

***

Sual: Ezan okumak ne zaman emredildi ve ezan okumak için yüksek bir yere çıkmak şart mıdır?

Cevap: Ezan okumak, hicretten önce Mekke’de, Mirâc gecesi başladı. Hicretin birinci senesinde, namaz vakitlerini bildirmek için emir olundu. Mahalle mescidinde, camisinde, yüksek yerde okunması sünnettir. Müezzinin sesini yükseltmesi lazımdır. Fakat, çok bağırmak için, kendini zorlamamalıdır.

***

Sual: Bir kimsenin, banyo aldığı, guslettiği yere idrarını yapması dinen mahzurlu mudur?

Cevap: Gusül edilen, banyo yapılan yere bevl, idrar yapmak caiz değildir. Fakat bevl, idrar, akar, gider, toplanmazsa, bunlar caiz olur.

Hiçbir şey lüzumsuz yaratılmamıştır!..

Hiçbir şey lüzumsuz yaratılmamıştır!..



“Dağların, madenlerin, nehirlerin, denizlerin, hayvanların, nebatların, hattâ mikropların yaratılmasında, çeşitli faydalar vardır.”

 

Mensûr bin Ömer Kerhî hazretleri hadîs ve Şafiî Mezhebi fıkıh âlimidir. Bağdad’ın Kerh Mahallesinden olduğu için “Kerhî” nisbet edildi. 447 (m. 1055) yılında Bağdad’da vefât edip, Bâb-ı Harb’deki kabristana defnedildi.

Bu mübarek zat, bir dersinde buyurdu ki: Hadis-i şerifte, (Varlıklardaki nizâmı düşünerek Allahü teâlâya îman ediniz!) buyuruldu. İlm-i Hey’et (Astronomi) okuyup da, yerküresinin, Ay’ın, Güneş’in ve bütün yıldızların boşlukta dönmelerinde ve birbirlerinden uzaklıklarında bulunan düzeni, hesapları anlayan kimsenin, îmanı artar. Dağların, madenlerin, nehirlerin, denizlerin, hayvanların, nebatların, hattâ mikropların yaratılmasında, çeşitli faydalar vardır. Hiçbiri boş yere, lüzumsuz yaratılmamıştır. Bulutlar, yağmurlar, şimşekler ve yıldırımlar, yer altındaki sular ve enerji maddeleri ve hava, kısaca her varlık belirli hizmetler, belli vazîfeler yapmaktadır. İnsanlar, bu sayısız mahlûkların, sayılamayacak hizmetlerinden bugüne kadar pek azını anlayabilmiştir.

Mahlûkları kavrayamayan insan aklı, bunların hâlıkını, yaratanını nasıl kavrayabilir? Onun büyüklüğünü, sıfatlarını birâz anlayabilen İslâm âlimleri, şaşkına dönmüşler. (Onu anlamak, anlaşılamayacağını anlamaktır) demişlerdir.

Mûsâ aleyhisselâmın ümmetinden biri, otuz sene ibâdet etmiş. Bir bulut kendisine gölge yaparak, güneşten korumuştu. Bir gün bulut gelmemiş, güneş altında kalmıştı. Annesine sebebini sormuş. Herhâlde bir günah yapmışsın, demişti. Hayır, günah işlemedim deyince, göklere, çiçeklere bakmadın mı? Onları görünce, yaratanın azametini düşünmedin mi? demiş. Evet, baktım. Fakat, tefekkürde kusur ettim deyince, bundan büyük günah olur mu? Hemen tövbe et, demişti…

Aklı başında olan kimsenin, tefekkür vazîfesini hiç ihmâl etmemesi lâzımdır. Yarın ölmeyeceğinden emîn olan kimse var mıdır? Allahü teâlâ, hiçbir şeyi bâtıl, faydasız yaratmamıştır. İnsanların anlayamadıkları, göremedikleri faydalar, anlayabildiklerinden kat kat daha çoktur.

Tefekkür, dört türlü olur, demişlerdir. Allahü teâlânın mahlûklarındaki güzel sanatları, faydaları düşünmek, Ona inanmaya ve sevmeye sebep olur. Onun vadettiği sevapları düşünmek, ibâdet yapmaya sebep olur. Onun haber verdiği azapları düşünmek, Ondan korkmaya, kimseye kötülük yapmamaya sebep olur.

“Torba mı, çuval mı?..”

“Torba mı, çuval mı?..”



Çiçeği burnunda Kaymakam Vekili “Ne demek istedi bu adam?” der gibi bakınca ilginç bir cevap alır!..

 

Bir sabah uyandığınızda, odanızın para desteleriyle dolu olduğunu görseniz, ne yapardınız?

“Bu olacak şey değil de büyük ikramiye bana çıksaydı, buna sevinirdim işte!” dediğinizi duyar gibiyim.

O hâlde şimdi “bir gerçeği okumaya var mısınız?” derim. O zaman “Üç Dilek” adlı kitabın yazarı, emekli Antalya Vali Yardımcısı Turan Eren’in hatıralarına bakacağız birlikte. Bakalım, siz de ilginç bulacak mısınız; seçtiğim şu hatırasını:

Refakat stajından sonra, teftiş stajını da bitiren yazar, yine yönetmelik gereği “Kaymakam Vekili” olarak atanmayı beklemektedir. Çok geçmeden, Elâzığ’ın Maden ilçesine Kaymakam Vekili olarak atandığı, yazısının ise yolda olduğu bildirilir; Ankara’dan.

Maden ilçesini iyi bilirim. Dicle Öğretmen Okulu’nda çalıştığım yıllarda, (1961-1964) üç yıl boyunca trenle içinden gelip geçtim. Oldukça dar bir vadiye kurulmuştur. Maden adı verilmesinin nedeni de Ergani Bakır İşletmeleri fabrikasının burada olmasındandır. 1962-1963 Eğitim yılında öğrencilerimizle birlikte buraya bir gezi yapmıştık. Turan Eren’in Kaymakam Vekili olarak gideceği bu ilçedir işte…

Malatya Vali Yardımcılarının da desteğiyle dönemin ilçesi hakkında şu bilgiyi toplar; kaymakam adayımız:

“Sarp bir bölgede kurulmuş; yaklaşık 20-25 bin nüfuslu bir ilçe… Can damarı 4-5 bin işçisi olan Ergani Bakır Fabrikası… İşçi hareketleri, boykotlar, kan davaları…”

Böyle bir ilçeye deneyimli ve başarılı bir kaymakam atamak varken, niçin Turan Eren gibi deneyimsiz bir kaymakam vekili?

Ne yani, hangi ilçeye nasıl bir kaymakam atanacağını ben mi daha iyi bilirim, dönemin İçişleri Bakanlığı yüksek bürokratları mı? Hiç de görevim olmayan, boyumdan büyük işlere karışmaya ne hakkım var benim!

Nitekim Turan Bey, atanma yazısını alıp da Elazığ Valiliğine gittiğinde Yazı İşleri Müdürü Necip Bey “İyi yere geldiniz. Belki biraz canınız sıkılacak orada ama iyi bir staj yapacaksınız. Orası tam bir idarecilik laboratuvarıdır. Oradan başarıyla çıkan, Türkiye’nin her yerinde başarılı idarecilik yapar” der.

Bu sırada odanın kapısını açan orta yaşlı biri “Necip Abi! Torba mı, çuval mı?” diye sormasın mı?

Bizim çiçeği burnunda Kaymakam Vekilimiz “Ne demek istedi bu adam?” der gibi bakınca, Necip Bey:

Daha enteresan bir şekilde “Kaymakam Bey, bu adam, Keban Barajı’nın delilerinden” der… DEVAMI YARIN

Mektubat

Tam Ilmihal

İslam Ahlakı

Namaz Kitabı

Hüseyin Hilmi Işık

button_HHI_Sesli2